En Değerli Türk Şairi Kim?

YAYINLAMA: | GÜNCELLEME:
En Değerli Türk Şairi Kim?

Küresel çapta, En güzel "Aşk, Sevgi, Sevda" şiirlerin büyük bir bölümünü bir araya getiren ansiklopedik ve dev boyutlu (Nazım Hikmet ve diğer en büyük şairlerin eserlerini bir araya toplayan, 1946 Antalya doğumlu Hüseyin Cahit'in eseri) "Şiir Okyanusu Her Güne Şiirlerle Bir Sevgi Güldestesi" adlı kitabı özellikle tüm şiirseverlere ve tüm kitapseverlere tavsiye ederim...

NAZIM HİKMET HAKKINDA

Öte yandan, Nobel edebiyat ödülü adayı Yaşar Kemal'in "yeteneği deha boyutlarındaydı" dediği Nobel ödülü adayı Nâzım Hikmet üzerine yazılmış yaklaşık 900 kadar kitap var…

Gökçer Tahincioğlu'nun T24'te yazdığı gibi Nâzım Hikmet’in mezarı, arzu ettiği gibi Anadolu’daki bir köy mezarlığında olsaydı, ziyaret edenlerin tamamı da Komünist ya da Komünist sempatizanı etiketi vurularak takibe alınacak ve soruşturulacaktı.

Onüçbuçuk yıl hapis yattıktan sonra Nâzım Hikmet, 17 Haziran 1951 tarihinde Türkiye'den ayrıldı...Türkiye'de önde gelen aydınlardan, Rıfat Ilgaz 6, Sabahattin Ali birbuçuk, Mehmet Ali Aybar 1, Çetin Altan 2, Selahattin Demirtaş 10, Vedat Türkali 7, Behice Boran 4, Yılmaz Güney 11, Nazım Hikmet onüçbuçuk , Kemal Tahir 12, Aziz Nesin 6, Orhan Kemal 5 yıl, Fakir Baykurt 226 gün cezaevinde tutulmuştu...

MİLLİ İSTİHBARAT TEŞKİLATI'NIN ARŞİVİ

2024 yılında Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT), özel koleksiyonunda yer alan resmi istihbarat belgelerinin bir bölümünü paylaşmıştı...MİT'in sayfasında, İstanbul Bölge Amirliğinin Milli Emniyet Hizmeti Riyaset-i Aliyyesi'ne gönderdiği 31 Mart 1928 tarihli raporda Sovyet yazarı Maksim Gorki'nin ünlü romanı "Ana"nın film olarak İstanbul'da gösterime girdiği ve bu eserin kuvvetli bir komünizm propagandası olabileceği konusunda görüşleri içeren istihbari belge de dikkati çekiyordu…

Mother (Russian: Мать, Mat) (1926) HD 720p Full Movie 

https://www.youtube.com/watch?v=r0GpUXIs7v8 

Dahiliye Vekaleti'ne (İçişleri Bakanlığı'na)  bağlı Emniyet Umum Müdürlüğünün, 1935'te kısa süreliğine Türkiye'ye gelen "Ateşten Gömlek"in yazarı Halide Edip Adıvar hakkındaki bilgi talebi ve MAH Reis Vekili Naci Perkel'in bu talebe ilişkin, "Biz casus takip ediyoruz. Rauf, Halide olsa olsa rejime karşı olabilirler. Peşlerine düşmedik ki." sözlerinden oluşan derkenarı da bu belgeler arasında bulunuyor.

Derkenar, kelime anlamı olarak bir belgenin veya metnin kenarına, boşluklarına ya da altına düşülen açıklama notu, şerh veya dipnot demektir. Farsça kökenli bir kelime olan derkenar, "kenarda" veya "kenarın içinde" anlamına gelir. Yazar Halide Edip Adıvar Cumhuriyet'in ilanından sonra 1925'te ülkedeki sıkıyönetim tarzı yönetimi eleştirerek eşi Adnan Adıvar ile birlikte Türkiye'den ayrılıp İngiltere'ye yerleşmiştir… Yazar Halide Edip Adıvar 14 yıl boyunca İngiltere, Fransa ve ABD gibi ülkelerde yaşadı.1939 yılında Türkiye'ye kesin dönüş yapmıştır.

Yazar Halide Edip Adıvar, Millî Mücadele’den sonra, kurucuları arasında Adnan Adıvar’ın da bulunduğu Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın Başvekil İsmet Paşa (İnönü) hükümetince kapatılması ve Mustafa Kemal’le aralarında çıkan siyasî ihtilâflar yüzünden kocası ile birlikte Türkiye’den ayrıldı (1925). Önce İngiltere’ye, daha sonra Fransa’ya yerleşti. Bu arada Williamstown Political Institute’un düzenlediği konferansa davet edilerek Amerika’ya (ABD) gitti (1928). 1930’da da Barnard College’da (Columbia Üniversitesi) konferanslar vererek Amerika’yı dolaştı. Atatürk’ün ölümünden sonra, 1939’da yurda döndü. 1940’ta profesör olarak İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde İngiliz Dili ve Edebiyatı Kürsüsü’nü kurmakla görevlendirildi. 1950’ye kadar bu görevi yürüten Halide Edip, 1950-1954 yılları arasında Demokrat Parti listesinden bağımsız İzmir milletvekili oldu.


Milli İstihbarat Teşkilatı'nın açıkladığı belgeler arasında, gazeteci gibi davranan MAH mensubunun İkinci Dünya Savaşı'ndan kısa süre önce Türkiye'ye gelen Adolf Hitler'in en gözde elemanı Alman Propaganda Bakanı Joseph Goebbels'e yaklaşarak, hakkında tuttuğu Nisan 1939 tarihli rapor da öne çıkıyor.


Nazi Almanya'sının Propaganda Bakanı Joseph Goebbels'in 12 Nisan 1939 tarihindeki İstanbul ziyareti, dönemin Türk milliyetçileri, özellikle Nihal Atsız ve Peyami Safa üzerindeki ideolojik etkiler ile İkinci Dünya Savaşı öncesindeki siyasi atmosfer açısından tarihsel bir öneme sahiptir.Goebbels, İkinci Dünya Savaşı'nın patlak vermesinden 5 ay önce, "turistik ve gayriresmî" bir gezi amacıyla İstanbul'a gelmiştir. İki gün boyunca Pera Palas'ta kalmıştır.

Goebbels'in Gezdiği Yerler: Ayasofya, Sultanahmet Camii ve Boğaz'ı gezmiş; akşamları Beyoğlu'nda vakit geçirmiştir.Goebbels, İstanbul'dayken İzzet Gazinosu'na giderek dönemin ünlü Türk sanatçısı Safiye Ayla'yı dinlemiş ve kendisini tebrik etmiştir.Dönemin Türk istihbaratı (MAH), gazeteci kılığındaki ajanlarla Goebbels'i adım adım takip etmiş ve raporlamıştır.


KOMÜNİZM PROPAGANDASI İDDİALARI VE NAZIM HİKMET İLE KEMAL TAHİR'İN DRAMLARI

1936-1938 döneminde Harp Okulu öğrencilerinin Nâzım Hikmet'in kitaplarını (özellikle Simavne Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin Destanı'nı) okudukları tespit edilmişti...


Mustafa Kemal Atatürk’ün “Komünizm Türk dünyasının en büyük düşmanıdır, her görüldüğü yerde ezilmelidir” şeklinde bir sözü söylediğine dair güvenilir, resmi ve tarihi bir kanıt bulunmamaktadır.

Bu ifade ilk kez 1940'lı yılların sonlarında bazı dergilerde (örneğin Cemal Kutay'ın çıkardığı Millet dergisinde) el yazısı olduğu iddia edilen bir klercle ortaya atılmıştır. Ancak ilerleyen yıllarda araştırmacılar ve gazeteciler (Çetin Altan gibi isimler de dahil) bu el yazısının ve belgenin sahte olduğunu ortaya koymuştur.

Nâzım Hikmet'in 1936 yılında yayımlanan kitabı, -edebiyat ustası,romancı Yaşar Kemal'in başyapıt olarak tanımladığı eser- "Simavne Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin Destanı" başta olmak üzere kitaplarının, o dönem Ankara Kara Harp Okulu'nda eğitim gören askeri öğrenciler tarafından okunması büyük bir kovuşturmanın fitilini ateşlemiştir.Fevzi Çakmak ve Celal Bayar gibi Komünist Avcıları bu fırsatı değerlendirerek Komünizm sempatizanlarını cezaevine tıkmışlardı...

Edebiyat ustası Yaşar Kemal "Simavne Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin Destanı" için şöyle diyor: "Dili çok zengindi.Yer yer halk şiirine, destanların, masalların anlatım biçimlerine öykünüyordu.Gene de kendisine yeni bir biçim kurmuş, yeni bir anlatım türü bulmuştu..."

Kemal Tahir "askeri isyana tahrik ve teşvik" suçlamasıyla 13 Haziran 1938 tarihinde tutuklandı...Kemal Tahir'in tutuklanmasına ve 15 yıl hapis cezasına çarptırılmasına neden olan olay ise, deniz subayı/astsubay olan kardeşi Nuri Tahir'e 1948'de Komünist olduğu gerekçesiyle öldürtülen Sabahattin Ali’nin bir öykü kitabını vermiş olmasıdır. Yazar Tahir, 1934'te çıkan soyadı kanunuyla "Tipi" soyadını aldı. Fakat bu soyadını uzun süre kullanmayarak sonraki yıllarda "Demir" ve "Benerci" soyadlarını taşıdı.

Benerci Kendini Niçin Öldürdü? Nâzım Hikmet tarafından yazılan ve 1932'de yayınlanan kitabın adıdır...

İktisadi konularda telif ve çeviri yazılar yayımlayan Kemal Tahir, 12 Ağustos 1937'de İzmir'de öğretmen Fatma İrfan Akersin ile ilk evliliğini yaptı. Çift Tahir'in cezaevinde olması nedeniyle 1940'ta boşandı...Astsubay kardeşi Nuri Tahir'e, Sabahattin Ali'nin bir öykü kitabını vermesinin ardından, "askeri isyana teşvik" suçlamasıyla Nazım Hikmet ve Hikmet Kıvılcımlı ile birlikte yargılanan edebiyatçı, dava nedeniyle 13 Haziran 1938'de tutuklanarak, 15 yıl hapis cezasına çarptırılmıştı...İstanbul Tevkifhanesi ile Çankırı, Malatya ve Çorum hapishanelerinde yatan Kemal Tahir, 1949'da Nevşehir Cezaevine nakledilmesinin ardından 1950'de genel afla tahliye edildi.

Başbakan İsmet İnönü 1931'de Yunanistan'ı, 1932'de Sovyetler Birliği ve İtalya'yı, 1937'de İngiltere ve Fransa'yı ziyaret ettiğinde dönemin en önemli diktatörlerinden Stalin ve Mussolini ile görüş alışverişinde bulunmuştu...İnönü adı geçen ülke liderlerinin Türkiye hakkındaki niyetlerini öğrenmeye çalışmış ve öğrendiklerini ve izlenimlerini de Atatürk'e iletmişti…

1937 sonuna gelindiğinde Dersim (Tunceli isyanı), Hatay'ın Türkiye'ye katılması, Hitler'in ve Mussolini'nin emperyalist politikaları, İkinci Dünya Savaşı'nın ilk kıvılcımlarını, ilk işaretlerini çıkarması, Türkiye'nin ekonomi politikaları, Tek Adam Rejimi'ne nasıl devam edileceği gibi pek çok konuda Atatürk ve İnönü arasında derin görüş farklılıkları oluşmuştu...İşte o günlerde Atatürk İnönü'nün başbakanlık görevini İktisat Vekili (Ekonomi Bakan) Celal Bayar'a devretmesini uygun gördü...

1938’e gelindiğinde Atatürk’ün sağlığı tamamen bozulmuştu...Atatürk ölüm döşeğindeydi...Başbakan Celal Bayar, Genelkurmay başkanı Fevzi Çakmak, İçişleri Bakanı Mehmet Şükrü Kaya, Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras gibi yetkililer bu durumu ulusal güvenlik gerekçesiyle Türk halkından gizlemekteydi. Durumu bilen ama haberleştiremeyen Türk gazeteciler hoşnutsuzdu. O günlerde gazeteci Ahmet Emin Yalman, konuya dair bir makale yazmaya karar verdi. “Türk Kalp ve Ruhlarını Birleştiren Sevgi Bağları” başlıklı yazısı 17 Ağustos 1938’de Tan gazetesinde yayımlandı. Yazıda Atatürk’ten övgü ve sevgiyle bahsediliyordu ancak onun çok ağır hasta olduğu da ilan edilmişti…

 

Tan Gazetesi'nde başlangıçta gazetede ideolojik açıdan farklı fikirlere sahip yazarlar bulunmaktaydı. Ahmet Emin Yalman’ın başyazar olduğu gazetede, Mehmet Zekeriya Sertel, Sabiha Sertel, Burhan Felek, Ömer Rıza Doğrul, Cevat Şakir, Mahmut Yesari, Suat Derviş, Naci Sadullah, Eşref Şefik, Ziya Şakir ve Halil Lütfü Dördüncü yer almaktaydı. Sabiha Sertel gazeteyi bu haliyle Babil’in Asma Bahçelerine benzetmişti. Sabiha Sertel her katta farklı fikre sahip yazarlar bulunduğunu ifade etmektedir. Zira gazetenin ortakları arasında da bir fikir ve ülkü birliği değil sadece ticari bir ortaklık bulunmaktadır. Gazete bu kadro ile yayın hayatına devam ederken Ahmet Emin Yalman’ın 7 Ağustos 1938’de kaleme aldığı bir yazısı memleketin umumi siyasetine dokunacak mahiyette bulunmuş ve gazete Bakanlar Kurulu kararıyla üç ay süreyle kapatılmıştır. Bu olay A. Emin Yalman ve M. Zekeriya Sertel’in gazete ortaklıklarının bitmesine sebep olmuştur. Gazete üç ay süreyle kapalı kaldıktan sonra ilk sayısı 8 Kasım 1938’de yayınlanmıştır. Bu tarihten sonra gazete Zekeriya Sertel ve Halil Lüfti Dördüncü tarafından yayımlanmaya başlandı.

 

Öte yandan, Nâzım Hikmet'in askeri öğrencilerle doğrudan hiçbir fiziksel teması, tanışıklığı veya mektuplaşması yoktu. Ancak dönemin askeri mahkemesi, "Milli savunma ve ordu düzenini bozmak, askeri öğrencilerin zihnini komünizm ideolojisiyle bulandırarak orduyu isyana teşvik etmek" suçlamasını yöneltti.29 Mart 1938'de tamamlanan Harp Okulu Askeri Mahkemesi sonucunda Nâzım Hikmet 15 yıl ağır hapis cezasına çarptırıldı. Aynı yıl açılan Donanma Davası ile bu ceza birleştirilerek toplamda 28 yıl 4 aya çıkarıldı.Kitapları okuyan askeri öğrenciler de ordudan ihraç edilerek çok ağır hapis cezalarına çarptırıldılar. Geleceğin subay adayları olan bu gençler sivil hayatta da uzun yıllar takip ve baskı altında kaldılar. Bu davanın detayları, yargılanan öğrencilerden A. Kadir'in kaleme aldığı 1938 Harp Okulu Olayı ve Nâzım Hikmet adlı anı kitabında tüm çıplaklığıyla anlatılmaktadır. Nâzım Hikmet bu dava yüzünden ömrünün en verimli yıllarını cezaevinde geçirmek zorunda kalmıştır.

 

Goeben-Yavuz Zırhlısı'ndaki bazı askeri öğrencilerin Nâzım Hikmet ve Kemal Tahir'in kitaplarını okuması, o dönem "orduyu isyana kışkırtmak" ve "sol propaganda yapmak" olarak değerlendirildi.Kemal Tahir ise Donanma Komutanlığı Askerî Mahkemesi tarafından 15 yıl ağır hapis cezasına çarptırıldı.

 

Kemal Tahir Nâzım Hikmet’le ilgili gözlemlerini Vâlâ Nurettin’e şöyle anlatır:


"Nâzım Anadolu Destanı’na İstanbul Tevkifhanesi’nde başladı. Bunu Çankırı’da bitirdi. Bu arada Destanla ilgili olmayan küçüklü büyüklü müstakil birçok şiir yazmıştır. Çankırı’da Destanı bitirdikten sonra, Meşhur Adamlar Ansiklopedisi diye bir küçük şiir kitabına başladı. Bu kitap sonradan memleketimden İnsan Manzaraları adıyla elden ele dolaşmış ve halen de maalesef Türkiye’de Türkçesi basılmamıştır. Nâzım’ın bu Memleketimden İnsan Manzaraları eserini aşağı yukarı 200 bin mısra olarak düşündüğünü biliyorum. Bu arada Nâzım Anadolu Destanı’nı, eski ve yeni bir sürü müstakil şiirleriyle beraber, bu muazzam esere serpiştirmeyi de denedi. Bu hususta aramızda uzun tartışmalar ve hapishaneden hapishaneye yazışmalar oldu. Nâzım, ayrıca basılmış eski kitaplarından, Destan türüne girenleri de içine alacak bir ‘Tarih Boyu Bütün İnsanların Destanı’ planıyla Memleketimden İnsan Manzaraları kadar dehşetli büyüklükte bir eser tasarlamıştı."


Kaynak Kitap: Vâlâ Nureddin. Bu Dünyadan Nâzım Geçti. Cem Yayınevi, 4. Baskı. 1980. s.368

NAZIM HİKMET'İN RUSYA'YA KAÇIŞI

Yaşar Kemal'in "En büyük şairimiz" olarak tanımladığı Nazım Hikmet 'in Nâzım Hikmet’in 1951 yılında 49 yaşındayken ve ciddi sağlık sorunları varken yeniden askere çağrılması, onun Türkiye'den kaçışına ve hayatının geri kalanını sürgünde geçirmesine neden olan en kritik kırılma noktasıdır.Nâzım Hikmet, 2 Nisan 1948'de Komünist olduğu gerekçesiyle öldürülen Sabahattin Ali'yle aynı kaderi paylaşmamak için Rusya'ya sığınmıştır...

Nazım Hikmet Moskova'ya gittiğinde tiyatro dehası Meyerhold'a ulaşmak istedi...Meyerhold 20 Haziran 1939'da tutuklanmış, işkence altında İngiliz ve Japon casusu olduğunu itiraf etmiş, 65 yaşındayken 2 Şubat 1940'da idam edilmişti...Stalin'in cellatları Meyerhold'un eşi Zinaida Reich'ı da evine giderek defalarca bıçaklayarak öldürdüler...

Nazım Hikmet: "Birtakım ülkelerde hukuk devleti aramak genelevlerde bakire kız aramak kadar manasızdır, gereksizdir...Bu ülkede adalet aramak, genelevde bakire aramaya benzer.”

YVES MONTAND & NAZIM HİKMET

Paris'te Tristan Tzara'nın öncülüğünde kurulan Nâzım Hikmet'i Kurtarma ve Yapıtlarını Yayma Komitesi'ne Yves Montand da eşi Simone Signoret ile birlikte aktif destek vermiştir.Fransız oyuncu Simone Signoret, Room at the Top (Tepedeki Oda) filmindeki performansıyla 1960 yılında En İyi Kadın Oyuncu Oscar Ödülü'nü kazanmıştır…

 

Dünyaca ünlü İtalyan asıllı Fransız sanatçı Yves Montand, şair Nâzım Hikmet’in iki şiirini Fransızcaya uyarlayarak seslendirmiştir. Philippe-Gérard'ın bestelediği bu eserler, Montand’ın repertuarında ve sahne gösterilerinde yer alarak şairin evrensel sesinin dünyaya yayılmasına katkı sağlamıştır...

Yves Montand'ın seslendirdiği Nâzım Hikmet uyarlamaları şu şekildedir:

 

Yves Montand’ın son dönem repertuarının dikkat çeken şarkıları arasında iki de Nazım Hikmet uyarlaması yer alıyordu. Ünlü şairin Dünyanın en tuhaf mahluku adlı şiiri Mon frère, En güzel deniz adlı eseri ise La plus belle des mers adıyla çevrilmişti Fransızcaya ve Phillppe-Gérard’ın besteleriyle müziğe uyarlanmıştı.Mon frère (Kardeşim): Nâzım Hikmet’in 1947 yılında kaleme aldığı ünlü "Dünyanın En Tuhaf Mahluku" ("Akrep gibisin kardeşim") başlıklı şiirinin Fransızca çevirisidir.

 

La plus belle des mers (En Güzel Deniz): Şairin Piraye'ye yazdığı, 24 Eylül 1945 tarihli "En güzel deniz: henüz gidilmemiş olanıdır" dizeleriyle başlayan şiirinin Fransızca uyarlamasıdır.

 

DÜNYANIN EN TUHAF MAHLUKU

 

Akrep gibisin kardeşim,

korkak bir karanlık içindesin akrep gibi.

Serçe gibisin kardeşim,

serçenin telaşı içindesin.

Midye gibisin kardeşim,

midye gibi kapalı, rahat.

Ve sönmüş bir yanardağ ağzı gibi korkunçsun, kardeşim.

Bir değil,

beş değil,

yüz milyonlarlasın maalesef.

Koyun gibisin kardeşim,

gocuklu celep kaldırınca sopasını

sürüye katılıverirsin hemen

ve âdeta mağrur, koşarsın salhaneye.

Dünyanın en tuhaf mahlukusun yani,

hani şu derya içre olup

deryayı bilmiyen balıktan da tuhaf.

Ve bu dünyada, bu zulüm

senin sayende.

Ve açsak, yorgunsak, alkan içindeysek eğer

ve hâlâ şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak

kabahat senin,

— demeğe de dilim varmıyor ama —

kabahatın çoğu senin, canım kardeşim!

 

PABLO NERUDA & NAZIM HİKMET

 

Nobel ödüllü Şilili büyük şair Pablo Neruda'nın Nâzım Hikmet'in ölümünün ardından kaleme aldığı anma şiiri "Nâzım'a Bir Güz Çelengi" (veya bilinen diğer adıyla Güz Çiçeklerinden Nâzım'a Bir Çelenk) başlığını taşır.
 

NÂZIM'A BİR GÜZ ÇELENGİ

Neden öldün Nâzım? Senin türkülerinden yoksun ne

yapacağız

şimdi

Senin bizi karşılarken ki gülümseyişin gibi bir pınar 

bulabilecek miyiz bir daha?

Senin gururundan, sert sevecenliğinden yoksun ne yapacağız?

Bakışın gibi bir bakışı nereden bulmalı, ateşle suyun birleştiği

Gerçeğe çağıran, acıyla ve gözüpek bir sevinçle dolu?

Kardeşim benim, nice yeni duygular, düşünceler kazandırdın

bana

Denizden esen acı rüzgâr katsaydı önüne onları

Bulutlar gibi yaprak gibi uçarlar

Düşerlerdi orada, uzakta,

Yaşarken kendine seçtiğin

Ve ölüm sonrasında seni kucaklayan toprağa

Sana Şili'nin kış krizantemlerinden bir demet sunuyorum

Ve soğuk ay ışığını güney denizleri üstünde parıldayan

Halkların kavgasını ve kavgamı benim

Ve boğuk uğultusunu acılı davulların, kendi yurdundan...

Kardeşim benim, adanmış asker, dünyada nasıl da yalnızım

sensiz

Senin çiçek açmış bir kiraz ağacına benzeyen yüzünden

yoksun

Dostluğumuzdan, bana ekmek olan,

Rahmet gibi susuzluğumu gideren ve kanıma güç katan.

Zindanlardan kopup geldiğinde karşılaşmıştık seninle

Kuyu gibi kapkara zindanlardan

Canavarlıkların, zorbalıkların, acıların kuyuları

Ellerinde izi vardı eziyetlerin

Hınç oklarını aradım gözlerinde

Oysa sen parıldayan bir yürekle geldin

Yaralar ve ışıklar içinde

Şimdi ben ne yapayım? Nasıl tanımlar

Senin her yerden derlediğin çiçekler olmaksızın bu dünya.

Nasıl dövüşülür senden örnek almaksızın,

Senin halksal bilgeliğinden ve yüce şair onurundan yoksun?

Teşekkürler, böyle olduğun için! Teşekkürler o ateş için

Türkülerinle tutuşturduğun, sonsuzca.

Pablo NERUDA

Çeviren : Ataol BEHRAMOĞLU


 

NÂZIM HİKMET İÇİN

 

Hayır , yazamam, şimdi olmaz, rica ederim. Bırakın benim için bütünüyle ölsün, yoksa, daha önce, altmış yaşındaki bu delikanlı, bu sarışın boğa, ne hapisanenin, ne hastalığın, ne yaşın etkileyebildiği bu insan içimde tenütaze yaşadıkça hiç birşey yazamam. Şimdi olmaz. Daha sonra, söz veriyorum size yazacağım. Hatta, bu dergide, daha başka bir konu üzerinde, ölümünden değil, yaşamından söz edeceğim. Pentecote yortusu için sayfiyeye giderken Cumartesi sabahı satın aldığım "znamia" dergisinin son sayısını da götürmüştüm. Dergide Nazım'ın, "Les Romantiques" "Romantikler" adlı romanının son bölümü vardı. Yortu sırasında herkes onun değil Papa XXIII Jean'ın ölümünü bekliyordu her saat radyolarının başında. Ve pazartesi sabahı daha yaşıyordu. Nazım'a gelince, hiç birşey bizi uyarmamıştı. Can çekişmedi. Şöyle ayakta bir merdiveni çıkarken ansızın ölüverdi. Yaşarken öldü. Bir ağaç gibi devrildi. Bırakın da benim için bütünüyle ölsün. O zaman yazarım derginize uzun uzun. Benim için, başkaları için, ne anlam taşıdığını burada yazarım. Belki gelecek ay, yaza kadar izin verin bana. Temmuza kadar izin verin. Bundan 18 yıl önce hapisanede büyük Türk mistiği Mevlana Celaleddin ya da İranlı Ömer Hayyam gibi Rubai biçiminde yazdığı şu dört mısra bir kehanet olmaktan çıktıklarını anlatacak kadar vakit bırakın bana.

"Paydos" - diyecek bize birgün tabiat anamız,-
"Gülmek, ağlamak bitti çocuğum"
"Ve tekrar uçsuz bucaksız başlayacak:"
"Görmeyen, konuşmayan, düşünmeyen hayat..."

yortunun pazartesi günü, sabah, onun düşüşünden bir iki saat sonra, telefon. Nazım. Ey ölüm, günümüzde ne de hızlı gidiyorsun! İki saat bile geçmeden bütün Avrupa'yı geçmiş beni aramış Yuelines'ların evinde bulmuş, yüreğimi işlemiştin. Ey ölüm. Telefonla gelen, görünmeyen, düşünülmeyen, daha bir sözcükten, bir addan başka bir şey olmayan ölüm ve hayır diyorum. Nazım olmaz. Evet. O Nazım... ta kendisi, başkası değil. Bütün insanlar gibi o da. Ve şiirindekilerden bir çocuğu ansıdım :

Recep damdan düşer gibi karıştı söze :
"Harbe girdiğin zaman, bir gavur öldürüp
bir yudum içersen kanını
korku kalmazmış."

Ben onun kanından bir damla içmeyeceğim. Konuşmayan... uçsuz bucaksız hayat... Nazım, senden bana ilk 1934'de söz ettiler, sen hapisteydin, o zaman bir şeyler yazabildim. Dostluğumuz otuz yıl sürmeyecekti. Ne kadar az, otuz yıl. 1950'de, bizler, yani Türk halkı, dünyanın her köşesindeki şairler seni hapisten kurtardığımız zaman, bir on dört temmuz günü dosdoğru hayatın içine daldım. Ama bu yıl, sabırsızlığından, temmuzu bekleyemedin... Hapisane dışında on üç yıl, ya da buna yakın birşey, kırksekizinden altmışbirine dek, güzel bir yaşam bu. On üç yıl, çok şey. Hapisane dışında öldün. Bu da çok şey. Çünkü öldün. Bu fikre alıştıracağız kendimizi. İnsan Manzaraları'nı sensiz hayal etmeye çalışacağız... Senin deyiminle, manzarayı bu ağaç olmadan hayal etmeye çalışacağız. Uçsuz bucaksız hayat'ı...


6 Haziran 1963 - Louis ARAGON

Çeviren : Bertan ONARAN

 

NAZIM HİKMET VE SOVYETLER BİRLİĞİ SANSÜRÜ

 

Nâzım Hikmet 1951 yılında Sovyetler Birliği'ne gittiğinde Stalin'den bir randevu talep etmiş, ancak bu randevu gerçekleşmemiş ve sonradan iptal edilmiştir...Kaynaklarda Kremlin'de Stalin ile görüşmesi beklenirken Georgi Malenkov tarafından kabul edildiği belirtilir...


Nâzım Hikmet’in Sovyetler Birliği’nde (SSCB) doğrudan Stalin döneminde veya Stalinist bürokrasi/sansür mekanizması tarafından yasaklanan en önemli eseri İvan İvanoviç Var mıydı, Yok muydu? adlı tiyatro oyunudur.Nâzım Hikmet, komünist ideolojiye sadık bir şair olmasına rağmen, SSCB’de bizzat tanıklık ettiği katı bürokrasiyi, lider tapınmacılığını (Stalin kültünü) ve halktan kopuk yönetici sınıfını sert bir dille eleştirmiştir. Bu durum, Sovyet yönetiminde büyük bir rahatsızlık yaratmış ve eserlerinin sansürlenmesine ya da yasaklanmasına yol açmıştır...


İvan İvanoviç Var mıydı, Yok muydu? (Tiyatro Oyunu): Nâzım Hikmet’in Sovyet bürokrasisini ve Stalin döneminin baskıcı idari yapısını doğrudan hedef aldığı en ünlü hiciv eseridir. 11 Mayıs 1957'de Moskova Yergi Tiyatrosu'nda sahnelendikten hemen sonra, "ahlaksız ve sakat fikirler içerdiği" ile "Sovyet rejimine kötü niyetli bir karikatür sunduğu" gerekçesiyle Kültür Bakanlığı ve Komünist Partisi kararıyla tek gecede yasaklanarak sahnelerden kaldırılmıştır.


Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim (Roman): Otobiyografik özellikler taşıyan bu romanda, şairin 1920'lerdeki Sovyet yıllarına dair anıları ve o dönemin siyasi atmosferi yer alır. Eser, gerek SSCB'de yazıldığı dönemde gerekse sonraki süreçlerde parti çizgisinin dışındaki eleştirel tınıları nedeniyle Sovyet yayıncılar tarafından ciddi bir oto-sansüre ve kesintilere uğramıştır.


 

Stalin Şiirleri ve İdeolojik Sansür: Nâzım Hikmet, Stalin'in 1953'teki vefatı üzerine "5 Mart 1953" ve "Hatırlıyorum" gibi övgü/nezaket şiirleri yazmış olsa da, Stalin sonrası dönemde (Kruşçev'in destalinizasyon süreci) SSCB'deki siyasi dengelerin değişmesiyle bu metinler de ideolojik olarak sorunlu bulunmuş, dönem dönem resmi derlemelerin dışında tutulmuş ya da basılması engellenmiştir

Nâzım Hikmet, Türkiye'deki ağır hapis cezalarının ardından 1951 yılında Sovyetler Birliği'ne iltica ettiğinde büyük bir coşkuyla karşılanmış ve eserleri milyonlarca basılmıştır. Ancak şairin idealindeki özgürlükçü sosyalizm ile SSCB'deki mevcut Stalinist bürokratik gerçeklik çatışınca, Sovyet yönetimi Nâzım’ı tamamen susturmaya cesaret edemese de, sistem eleştirisi yapan eserlerini perde arkasında yasaklayarak veya sansürleyerek izleyiciden uzak tutmuştur.


 

FERHAT İLE ŞİRİN: BİR AŞK MASALI FİLMİ SOVYETLER BİRLİĞİ SİNEMALARINDA 25 MİLYON 400 BİN SEYİRCİYE ULAŞMIŞTI
 


Nazım Hikmet'in eserinin kaynaklık ettiğifilm sanatçısı Türkan Şoray'ın Sovyetler Birliği sinemalarında 25 milyon 400 bin seyirci toplamıştı... 
Türkan Şoray, şiir dendiğinde, aklına gelen ilk ismin Nâzım Hikmet olduğunu söylemişti...


Türkan Şoray:'Nazım Hikmet'in şiirleri, aşkları, memleket sevgisi dev gibiydi. Ne zaman büyük ustanın mısralarına denk gelsem ben de memleketimi bir kez daha ne kadar çok sevdiğimin duygusuyla, bu aidiyetle mutlu olurum. Yaşanmış, yaşanmamış, yarım kalmış o güzel aşklarımı hatırlarım.’


Türkan Şoray 'Sinemam ve Ben' kitabında'Ferhat ile Şirin: Bir Aşk Masalı' adlı filminin çekimlerinde çok çeşitli kazalar olduğunu ve ne yazık ki atların öldüğünü söyler ve öğrendiği Rusça kelimeleri sıralar: 'Sıpa siba” (Teşekkür ederim), 'Siyonka' (Çekim), 'Haroşo' (Çok Güzel).Türkan Şoray anı kitabında (Sinemam ve Ben; Türkiye İş Bankası Yayınevi) "Ferhat ile Şirin: Bir Aşk Masalı" adlı filminden şöyle bahsediyor : (Sayfa: 238-239-240-241-243-244-245-246)'

1978'de yapımcı Sabah ve Yılmaz Duru çifti bir Türk-Rus ortak yapımında rol almam için teklif getirdi...Divan edebiyatı masalı Ferhat ile Şirin efsanesinden Nazım Hikmet'in tiyatro eserini uyarlayacaktık...Bu halk masalı daha önce Fuzuli ve Nizami tarafından da yorumlanmıştı...(...) Bana teklif edilen rol Sultan Mehmene Banu, aşık olduğu Ferhat'ı içi kanayarak da olsa ölüme gönderen gaddar bir hükümdardır...Efsanede Ferhat, Sultan'nın kardeşi Şirin'e aşıktır.Onunla evlenmek ister.Ferhat'a aşık olan Sultan dağların ardındaki suyu şehre getirirse Şirin'le evlenmesine müsaade edeceğini söyler.Ferhat dağları delmeye başlar.(...)Film Moskova, Özbekistan ve İstanbul'da çekilecekti...Moskova'da Mos Film Stüdyosu'nda Topkapı Sarayı'nın içi dekor olarak inşa edilmişti.Hükümdarın tahtı ve odalar dekordu...Topkapı Sarayı'nın dış görüntüleri İstanbul'da çekildi...Çekimler sürerken bir akşam gittiğimiz yemekte Özbekistan'ın bir ozanı yöresel sazıyla beni hüzünlendiren bir şarkı söyledi...


'Dünyada her şey benim deme/ O şeyler dünyada kalacak sensiz / Elinle koyduğun her eşyanın yerini/ Başka biri değiştirecek sensiz /Sensiz yaşayamam diyen yarin / Üç gün sonra gülebilecek sensiz'(...) 

Moskova'da Nazım Hikmet'in sarışın, çok güzel bir kadın olan dul eşinle de (Vera Tulyakova; 1932-2001) tanıştım...(...) Nazım Hikmet'in evini gezerken duvarda bir şiir dikkatimi çekti...Nazım Hikmet köpeği için bu şiiri yazmıştı...


"Ben ağlayınca sen de üzülüyor/ Ben sevinince seviniyorsun / Bir tek duygumu anlayamazsın / Vatanıma olan özlemim/ Zira sen vatanındasın / Bense vatanımdan uzaktayım"(...) 


Nazım Hikmet'in evinden çıktık...Hapishanede yazdığı bir şiiri hatırladım...

'Bugün pazar /Bugün beni ilk defa güneşe çıkardılar /Ve ben ömrümde ilk defa / gökyüzünün / bu kadar benden uzak / bu kadar mavi / bu kadar geniş olduğuna şaşarak / kımıldamadan durdum / Sonra saygıyla toprağa oturdum / dayadım sırtımı duvara / Bu anda ne düşmek dalgalara / bu anda ne kavga, ne hürriyet, ne karım/ Toprak, güneş ve ben / Bahtiyarım 

 

Türk sinemasının sultanı”nın efsaneleşmiş filmlerinin ne yazık ki hiçbirinin seyirci rakamları zamanında tutulmadığından bilinmiyor!


 

Ancak 1991’de tarihe karışan Sovyetler Birliği’nin İstatistik Kurumu’ndan edindiğim yeni bilgiler Türk sinema tarihinin bilinen en yüksek seyirci rakamını bu yazıda duyurmamı sağladı…Türkiye’de fırsat eşitliği, sosyal adalet sağlanmasını arzu etmesinin ödülü olarak yaklaşık onüç buçuk yılını çeşitli cezaevlerinde geçiren Nazım Hikmet’ten (1902-1963) uyarlanan bir filmdi bu…


'Bir Aşk Masalı: Ferhat ile Şirin” Rus ordusunun 130 bin askerle Afganistan’ı işgal etmesinden (24 Aralık 1979) bir ay önce gösterilmeye başlandığı Kasım 1979’da Sovyetler Birliği sinemalarında büyük bir seyirci ilgisi toplar ve kısa zamanda 25 milyon 400 bin seyirciye ulaşır…


'Bir Aşk Masalı: Ferhat ile Şirin”, Ocak 1976’da Sovyetler Birliği sinemalarında gösterilmeye başlanan ve 29 Mart 1976 Pazartesi gecesi Los Angeles’ta yılın en iyi yabancı filmi Oscar’ını Sovyetler Birliği’ne kazandıran Japon Akira Kurosawa’nın yönettiği “Dersu Uzala”dan (20 milyon 400 bin seyirci) bile daha büyük bir gişe başarısı elde etmiştir…


Nazım Hikmet, Haziran-Ekim 1948 arasında Bursa Cezaevi’nde “Ferhad ile Şirin” adlı tiyatro oyununu yazmıştı…


Bu halk masalı daha önce Fuzuli ve Nizami tarafından da yorumlanmıştı...'Ferhad ile Şirin' ilk kez Ekim 1953’te “Legend of Love-Bir Aşk Masalı” adıyla Moskova Dram Tiyatrosu’nda sahnelendi…

Mart 1953’te Sovyetler Birliği’nin,Adolf Hitler’i yenen, diktatörü Stalin ölmüştü…


 

23 Mart 1961 Perşembe günü dünyanın en ünlü baleti Rudolf Nureyev’in de (1938-1993 ; Nureyev 16 Haziran 1961 Cuma günü Paris’te Fransa’dan sığınma hakkı isteyecekti) kadrosunda yer aldığı Saint Petersburg’daki Kirov Balesinde bale olarak sahnelenen Nazım Hikmet’in 'Legend of Love-Bir Aşk Masalı' nın müziğini Arif Melikov/f (1933 doğumlu) besteledi ve koreografisiniyse Yury/i Nikolayevich Grigorovich (1927 doğumlu) üstlendi…


Nazım Hikmet'in en çok beğenilen oyunlarından biri olan 'Ferhad ile Şirin' Türkiye’de ilk defa De Yayınevi tarafından 1965 yılında yayımlanmıştı…Nazım Hikmet’in tiyatro oyunu 'Ferhad ile Şirin / Legend of Love- Bir Aşk Masalı' Tuğra Film ile Mos Film tarafından Türkiye-Sovyetler Birliği ortak yapımı olarak beyazperdeye uyarlandı… 


Türkiye tarafında yapımcı koltuğunda Sabah Duru ve Yılmaz Duru çifti vardır…Çekimleri öncesinde Moskova’daki Mos Film Stüdyoları’nda Topkapı Sarayı’nın dekoru oluşturulan bu filmde Ferhad rolünde Faruk Peker, Şirin rolünde Alla Sigalova, Mehmene Banu rolünde Türkan Şoray vardır…Baş rol oyuncuları arasında filmin yapımcılarından biri olan Yılmaz Duru da bulunmaktadır… 


Yönetmen ve senaryo yazarı Azhdar Ibragimov / Ejder İbrahimof’tu (1919-1993)…Arif Melikov/f’un müziği de filmde kullanılır...


 

KİTAP


Alman yazar Dietrich Gronau (1943 doğumlu) “Mustafa Kemal Atatürk ve Cumhuriyetin Doğuşu” adlı kitabının 248. sayfasında Nazım Hikmet’ten şöyle söz eder:'Nazım Hikmet Dolmabahçe Sarayındaki Atatürk’ün sofrasına gece yarısı davetini o sıralarda ünlü olan gece kulübü şarkıcısı Nixe Eftalia (Deniz Kızı Eftalya; 1891-1939) olmadığı gerekçesiyle geri çevirmişti…


 

KİTAP


'Lord Kinross’un (1904-1976) “Atatürk ; Bir Milletin Yeniden Doğuşu”nun 707. sayfasında Nazım Hikmet’ten şöyle bahsedilir:'Atatürk şairlere karşı saygı duyardı.Öyle ki bir gün Nazım Hikmet’in kendisinden bir şiirini okuması istenince “Ben kabare şarkıcısı değilim' diye horozlanıp masadan / sofradan kalkması bile bu saygıyı zedelemedi. Atatürk kızmadı; sadece üzüldü…Çünkü Nazım Hikmet ile eserleri, sanatı üzerine konuşmayı çok arzulamıştı…


KİTAP

Komonist Masası’ndaki Nâzım Hikmet - Resim : 3 Komonist Masası’ndaki Nâzım Hikmet, Tolga Şardan, Doğan Kitap, 2019.

Doğan Kitap’tan çıkan, gazeteci Tolga Şardan tarafından kaleme alınan “’Komonist Masası’ndaki Nâzım Hikmet” adlı kitap ise Nazım kitaplarından bütünüyle ayrı bir içeriğe sahip.Kitaptaki belgelere göre Nazım hem cumhuriyetin ilk yıllarında, hem İsmet İnönü yönetiminde, hem Demokrat Parti iktidara geldiğinde hem de 27 Mayıs darbesinden sonra aralıksız takip ediliyor.Nazım Hikmet'in 
4 yaşındaki oğlu Mehmet'in bile Ankara'ya geldiğinde Sovyetler Birliği elçiliğine gitmemesi için devletin seferber olduğunu belgeler ortaya koyuyor

Takip' ve 'tarassut…' İzleme ve gözetleme anlamı taşıyan bu iki kelime, yıllar boyu Nâzım Hikmet ve yakınlarının yaşadıklarını en iyi tanımlayacak kelimeler oldu. Devlet, bütün muhalif aydınlara yaptığı gibi 'takip' ve 'tarassut' ederek hayatı boyunca Nâzım Hikmet’in çevresinde de varlığını hissettirdi. Bu bunaltıcı takibin tek hedefi şairin kendisi de olmadı; oğlu Mehmet başta olmak üzere ailesi ve yakınları da gözetlemeden nasibini aldı. Komonist Masasındaki Nâzım Hikmet, tamamı devlet arşivlerinde bulunan bu takip ve gözaltının belgelerini gün ışığına çıkarıyor. Deneyimli gazeteci Tolga Şardan, her biri çok önemli detaylar içeren yüzden fazla belgeyi ilk kez bu kitapta yayımlıyor. 1930’lardan itibaren Nâzım Hikmet’in yaptığı seyahatler, kitaplarının yasaklanması ve toplatılması, oğlunun dünyaya gelmesi, Türkiye’den kaçışı ve vatandaşlıktan çıkartılması hakkında bazısı “çok gizli” ibaresi taşıyan bu belgeler şairin hayatını 'devletin gözünden' aktarıyor, hem de çok ilginç ayrıntılar eşliğinde.Nâzım Hikmet’i takip, hiçbir zaman kendisiyle sınırlı kalmadı. Bebek yaştaki oğlu Mehmet, eşleri, sevgilileri, arkadaşları, arkadaşlarının arkadaşları, Nâzım’la yazışanlar, cezaevinde konuşanlar bile izleme altındaydı…Nâzım Hikmet üzerine yazılmış yaklaşık 900 kadar kitap var...


Nâzım, Vâlâ Nureddin ve şair arkadaşları Faruk Nafiz ve Yusuf Ziya ile Ankara Hükümetine yani Mustafa Kemal’e destek olmak için Ankara’ya gittiler (1921’de)... Bir de destek şiiri yazıyorlar Vâlâ Nureddin ile. Mustafa Kemal’le tanıştırılıyorlar. Ankara’ya giderken konakladıkları İnebolu’da Spartakistler ile tanışması bir dönüm noktası Nâzım’ın hayatında. Sonra 1921’de Sovyetler Birliği’ni ziyaret etmesiyle komünizmi benimseyen şair, TKP (Türkiye Komünist Partisi) çizgisindeki bir aydına dönüşüyor. Nâzım’ın devletin takibine girmesi de Sovyetler Birliği’ni ziyaretiyle başlıyor.


TOLGA ŞARDAN’IN KALEMİNDEN NAZIM HİKMET


“…şairle ilgili yazılan onlarca eserde, devletin ‘efsanevi şairi’ nasıl takip ettiği, çoğunlukla tanıkların gözünden anlatılır.

Eserlerde genellikle resmi belge olarak sadece Nâzım Hikmet hakkında açılmış davaların iddianameleri ve mahkeme kararlarının sıralanmasıyla yetinilir. Aslında, bu bir anlamda bir mecburiyettir, zira Nâzım Hikmet hakkındaki yazışmaların çok büyük bölümü hâlâ gizlidir.


Bu kitap, bugüne kadar erişilemeyen söz konusu belgelerin bir bölümünün elde edilmesi sayesinde ortaya çıktı. Belgeler açık bizimde gösteriyordu ki Nâzım, komünistliği benimsediği günden ölünceye dek devletin takibi altında tutuldu. Hatta öldükten sonra bile bu takipten kurtulamadı, uzun yıllar sakıncalı hali süregeldi…

Nâzım Hikmet’i takip, hiçbir zaman kendisiyle sınırlı kalmadı. Bebek yaştaki oğlu Mehmet, eşleri, sevgilileri, arkadaşları, arkadaşlarının arkadaşları, Nâzım’la yazışanlar, cezaevinde konuşanlar bile izleme altındaydı…

Belgeler, Nâzım’ın ve temsil ettiği anlayışın devlet tarafından nasıl algılandığını ve nasıl baskı altında tutulduğunu göstermesi açısından tarihi nitelikte...

Kitap, devletin ‘komonist şair’ olarak kodladığı Nâzım Hikmet’le ilgili takip fişlerini ve o fişlerin bizlere anlattıklarını aktarmak için hazırlandı. Olabildiğince çok sayıda belge kullanarak, belgeler üzerinden yaşananların daha berrak bir görüntüsünü sağlamayı amaçladım.”

Tolga Şardan, kitabı hangi kaynaklara dayanarak yazdığını, Nâzım’ın vatanseverlikten enternasyonalizme uzanan yolculuğunda devletin kendisini takip etmeye ne zaman başladığını, devletin Nâzım’a bakışını ve kitabı yazarken kendisini en çok neyin şaşırttığını şu sözlerle anlattı:


Nâzım Hikmet üzerine yazılmış yaklaşık 900 eser var, adeta bir külliyat. Bunların çoğunluğunun Nâzım Hikmet’le ilgili yürüyen adli süreçlerdeki mahkeme kayıtlarından veya anılardan oluştuğunu gördüm. 30 yıllık gazetecilik hayatım boyunca hep Emniyet, güvenlik muhabiri olarak çalıştım ve kariyerim sırasında elde ettiğim bu belgeler de devletin gözünden Nâzım Hikmet’i yazmayı düşündürdü bana. Yazarken gördüm ki, devlet Nâzım’a hep kötü gözle bakmış.


Aslında Nâzım, yakın dostu Vâlâ Nureddin ve şair arkadaşları Faruk Nafiz ve Yusuf Ziya ile Ankara Hükümetine yani Mustafa Kemal’e destek olmak için Ankara’ya gidiyor 1921’de. Bir de destek şiiri yazıyorlar Vâlâ Nureddin ile. Mustafa Kemal’le tanıştırılıyorlar. Ankara’ya giderken konakladıkları İnebolu’da Spartakistler ile tanışması bir dönüm noktası Nâzım’ın hayatında. Sonra 1921’de Sovyetler Birliği’ni ziyaret etmesiyle komünizmi benimseyen şair, TKP (Türkiye Komünist Partisi) çizgisindeki birine dönüşüyor. Nâzım’ın devletin takibine girmesi de Sovyetler Birliği’ni ziyaretiyle başlıyor.


Devlet tarafından, yaşamı boyunca hep kontrol altında tutulması gereken bir insan olarak görülüyor Nâzım Hikmet. Yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yıllarında da Milli Şef İnönü döneminde de, DP iktidarı döneminde de Nâzım hep devletin takibinde. Ölünceye kadar sürüyor takip. Hatta öldükten sonra da 2000’lerin başına kadar yasaklı bir şair.Siyasi görüşüyle devleti tehdit eden bir aydın olarak görülmüş. Nâzım Hikmet’in Spartakistlerle ilişkisinin devam etmesi, Sovyetler Birliği ziyareti onun vatansever çizgisini enternasyonalist boyuta taşımıştı. Nâzım’ın bu değişimiyle birlikte devlet sadece onu değil ailesini, arkadaşlarını, çocuğu Mehmet’i de izledi.


Belgelerden, raporlardan görüyoruz ki, Nâzım’ın ailesi, yakınları da sürekli takip altında tutulmuşlar. Attıkları her adım raporlanmış. Öyle ki, Münevver Hanım’la birlikteliğinden dünyaya gelen oğlu Mehmet, daha doğar doğmaz devlet tarafından takibe alınmış. Mehmet Nâzım’ın doğum bilgileri o raporlar arasına girmiştir. Sonrasında da devamlı polisler tarafından takip edilen bir çocukluk geçirmiştir Mehmet Nâzım. Kimi zaman polisler onunla top oynamıştır kimi zaman çıktığı ağaçtan inmek için onlardan yardım almıştır.


Cezaevinden çıktıktan sonra Nâzım’ın tekrar askere alınması gündeme geliyor. Trabzon’da sandalda boğulan TKP’liler ve Sabahattin Ali örneklerinden dolayı hep tedirgin. Kendisi de öldürüleceğini düşünüyor. Devlet ısrarla askere almak isteyince bir gece kaçıyor. Nâzım Hikmet’in yaşadıklarını, ona yapılanları görünce üzülmemek mümkün değil.

 

Aslında çok naif bir insan Nâzım Hikmet. Her şeyi şeffaf. Attığı her adım takip ediliyor ve bunu bilerek yaşıyor. Nâzım, yurt dışına kaçışını son anda planlıyor ve kendisini takip eden polisler evinin önünde arabada uyurken kaçıyor. Devlet Nâzım’ın yurt dışına çıktığını Bükreş Radyosu’nun yaptığı yayınla öğreniyor. İşin ilginci, Nâzım’ın yaşadığı şehir İstanbul ama Nâzım’ın yurt dışına gittiğini Ankara Valiliği, İstanbul’a bildiriyor.


 

Bütün bu soruşturmalar, gözaltılar, tutuklamalar sırasındaaydınlara yapılan zulümler net biçimde görülüyor. Örneğin 1938’de, Donanma Komutanlığı’nın başlattığı “askeri isyana teşvik” soruşturması kapsamında Nâzım’ın Sultanahmet Tutukevi’nden alınarak Erkin gemisine götürülmesi olayı… Önce tuvalete, sonra sintine ambarına kapatıyorlar Nâzım’ı…

 

Devlet, Nâzım’ın attığı her adımı takip ediyor. Önce yurt dışına kaçmasın diye önlem almaya çalışıyor. Nâzım kaçtıktan sonra onu vatandaşlıktan çıkarıyor. Sonra bir haber alınıyor Nâzım’ın Türkiye’ye gelebileceği yönünde. Bu kez sınır kapılarına yazı gidiyor, Nâzım’ı ülkeye sokmayın diye. İronikolan önce yurt dışına gitmesin diye uğraşılıyor sonra dönmesin diye.


Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yıllarında en önemli tehdit unsurlarından birisi, Sovyetler Birliği’nden yayılan komünizm akımı. Devlet, komünizmle mücadele çerçevesinde Emniyet teşkilatı içinde özel bir birim oluşturuyor. Adına da “K Masası” diyor. Komünizmin K’si… Bu yapı, bugüne kadar gelmiş durumda. Bugün sadece adı değişmiş. İstanbul Emniyetinde 10 yıl öncesine kadar K Masası vardı.


Bana en şaşırtıcı gelen unsurlardan biri de yeni kurulmuş Türkiye Cumhuriyeti’nin en önemli işlerinden birinin Nâzım Hikmet gibi bir kişiye yönelik bu kadar yoğun takip yapmasıdır. O günün şartlarını da düşünüyorum, çok anlamsız geliyor bu bana. Devlet takibi çok açık yapıyor aslında. Takibin bilinmesini, tedirgin etmek açısından istiyor da olabilir. Sonuç itibariyle devletin nefesi ensesinde yaşamak hiç hoş olmasa gerek.

KİTAP

Celile: Ela Gözlü Pars

Osman Balcıgil


Nazım Hikmet'in annesi Celile Hanımefendi  (1880-1956)  Osmanlı'nın en güzel kadınlarındandı. Saray ressamı Fausto Zonaro'nun rahleyi tedrisinden geçti. Paris ve Roma'da eğitim gördü. Adını resim sanatına altın harflerle yazdırdı. Padişah hafiyeleriyle, Balkan çetecileriyle, İttihat ve Terakkicilerle boğuştu... Korku nedir hiç bilmedi! Gönlünü kendinden dört yaş küçük olan Yahya Kemal'e kaptırdığında evliydi, iki çocuğu vardı. "Ela gözlü pars" diye şiirler yazdı ünlü şair onun için. Güzel kadın, hayatında ilk kez bulutların üzerinde uçtuğunu düşündü. Aşkı uğruna eşini, evini terk etti! Maalesef, onu taşıyabilecek büyüklükte bir yüreğe sahip değildi şair. Onu yarı yolda bıraktı, sıvışıp kaçtı. Çok üzüldü, kahroldu ama yıkılmadı ela gözlü pars. Aynı çocuk iki kere doğurulabilir mi? Doğurdu Celile! Oğlu Nazım Hikmet yirmi sekiz yıllık hapis cezasının on ikinci yılında ölüm orucuna başlayınca, bir panter gibi ileri atıldı ve büyük şairi, ölümün kıyısından çekip aldı. 

 

MURAT BELGE'NİN NAZIM HİKMET ELEŞTİRİSİ : BENERCİ KENDİNİ NİÇİN ÖLDÜRDÜ?


Vietnam halkı Fransa ve ABD aleyhine 32 yıl süren bir Kurtuluş Savaşı verdi...4 milyon Vietnamlı bu savaşlarda öldürüldü...

Hindistan halkı da 1919-1947 arasında İngilizlere karşı bir Kurtuluş savaşı verdi...1000'den fazla Hindistanlının İngilizlerce öldürüldüğü Amritsar katliamı (1919) dönüm noktasıdır...

1914-1918 döneminde İngiltere'nin Dünya Savaşı'nı kazanması için elinden geleni yapan Hindistan lideri Mahatma Gandhi Amritsar'dan sonra kendi direniş yöntemleriyle İngiltere'ye savaş açtı (1919)

İşin ilginç yanı, Sovyetler Birliği Komünist Partisi'nin ve Nazım Hikmet'in, 1932'de yayınlanan "Benerci Kendini Niçin Öldürdü?" adlı uzun anlatıyla, şiirle, Mahatma Gandhi'nin direnişine, mücadelesine ve yöntemlerine hakaretler, küfürler yağdırarak savaş açmış olmasıdır...

Murat Belge Aylık edebiyat dergisi Kitaplık'ta şöyle yazmıştı:

"Benerci Kendini Niçin Öldürdü? Nazım Hikmet ürünlerinin en zayıflarından biridir", "Yazıldığı zaman bile zayıftı", "Hindistan'ın sonraki tarihiyle büsbütün eskidi", "Mahatma Gandhi'nin İngiliz şiddetine karşı uyguladığı Satyagraha politikasının (bu mücadele tarzının) bir örneği modern çağda görülmemişti"...

"Satyagraha belli ki Nazım Hikmet'e hoş gelmiyor...Gelmemesinin nedeni kişisel olabilir, ama ona varmadan önce, çağın Komünizm anlayışı ve dolayısıyla Komintern buna karşıydı...Sol, kendi içinde, legal ve barışçı mücadele ile silahlı mücadele ve devrim yöntemleri arasında bölünmüş, Nazım Hikmet'in seçtiği (desteklediği) Komünist kanat Sosyal Demokrasi çizgisini başka şeylerin yanı sıra teslimiyetçi olarak da mahkum etmişti...

Bu koşullarda Mahatma Gandhi'nin şiddet karşıtlığını, işin içine bir yığın dini öğe ve değer katarak bir politika haline getirmesini, Komünizm içinde onaylamaya pek fazla imkan yoktu...

İlginç bir durum olduğu söylenebilir. Mahatma Gandhi'nin yönteminden çok amacı Komünizme aykırıydı...Hindistan'ın özgürlüğüne kavuşmasından sonra burada Sosyalizm kurulması gibi bir düşüncesi yoktu Mahatma Gandhi'nin...Özel teşebbüse, sermayeye karşı değildi ama Nazım Hikmet ve Komintern bundan ötürü değil, mücadelede pasifist yöntemi benimsediği için ona karşı çıkıyorlardı...

Çünkü Sovyetler Birliği henüz resmen ve kesinlikle bu noktaya gelmemişti ama Kapitalizm içinde kalarak Emperyalizmle mücadele edilmesini gitgide daha fazla mümkün görüyor ve buna önem veriyor ve böyle yapanları (Türkiye'den başlayarak, denebilir) her türlü imkanıyla destekliyordu... Dolayısıyla Mahatma Gandhi'yi Sosyalist olmadığı için eleştirmek doğru değildi, ama Pasifist olduğu için eleştirmek gerekliydi..."

Komintern (Rusçası: Коммунистический интернационал, Kommunistiçeskiy internatsional – Komünist Enternasyonal ya da Üçüncü Enternasyonal olarak da bilinir) 1919 Martında, Rusya iç savaşı sürerken, Vladimir Lenin ve Sovyetler Birliği Komünist Partisi tarafından kurulan, "silahlı kuvvetler de dahil tüm mümkün araçlarla uluslararası burjuvaziyi yıkmak ve devletin tamamen yok oluşu için bir geçiş aşaması demek olan Uluslararası Sovyet Cumhuriyetini yaratmak için" mücadele etme amacı güden uluslararası bir komünist örgüttür...

Komünist Enternasyonal, değişik ülkelerdeki komünist partilerin, birleşik bir komünist dünya partisi halindeki birliğidir.

Satyagraha:

Bu terim, Hint lider Mahatma Gandhi tarafından geliştirilmiş bir felsefi ve stratejik yaklaşımı ifade eder. Gandhi'nin Satyagraha felsefesi, şiddetsiz direnişin temelini oluşturur. Bu felsefe, gerçeğin gücünü vurgular ve şiddet kullanmadan adalet ve hakikate ulaşmanın mümkün olduğunu savunur.

HASRET

Yüz yıl oldu yüzünü görmeyeli

Belini sarmayalı

Gözünün içinde durmayalı

Aklının aydınlığına sorular sormayalı

Dokunmayalı sıcaklığına karnının

Yüz yıldır bekler beni

Bir şehirde bir kadın.

Aynı daldaydık aynı daldaydık

Aynı daldan düşüp ayrıldık

Aramızda yüz yıllık zaman

Yol yüz yıllık.

Yüz yıldır alaca karanlıkta

Koşuyorum ardından.

TAHİR İLE ZÜHRE

Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da

hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil,

bütün iş Tahirle Zühre olabilmekte

yani yürekte.

Meselâ bir barikatta dövüşerek

meselâ kuzey kutbunu keşfe giderken

meselâ denerken damarlarında bir serumu

ölmek ayıp olur mu?

Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da

hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil.

Seversin dünyayı doludizgin

ama o bunun farkında değildir

ayrılmak istemezsin dünyadan

ama o senden ayrılacak

yani sen elmayı seviyorsun diye

elmanın da seni sevmesi şart mı?

Yani Tahiri Zühre sevmeseydi artık

yahut hiç sevmeseydi

Tahir ne kaybederdi Tahirliğinden?

Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da

hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil.

 


 

EN GÜZEL DENİZ

 

En güzel deniz :

henüz gidilmemiş olandır.

En güzel çocuk :

henüz büyümedi.

En güzel günlerimiz :

henüz yaşamadıklarımız.

Ve sana söylemek istediğim en güzel söz :

henüz söylememiş olduğum sözdür.
 

Yorumlar
Yorum yazma kurallarını okumuş ve kabul etmiş sayılırsınız