Antalya
Adana
Adıyaman
Afyonkarahisar
Ağrı
Amasya
Ankara
Antalya
Artvin
Aydın
Balıkesir
Bilecik
Bingöl
Bitlis
Bolu
Burdur
Bursa
Çanakkale
Çankırı
Çorum
Denizli
Diyarbakır
Edirne
Elazığ
Erzincan
Erzurum
Eskişehir
Gaziantep
Giresun
Gümüşhane
Hakkari
Hatay
Isparta
Mersin
İstanbul
İzmir
Kars
Kastamonu
Kayseri
Kırklareli
Kırşehir
Kocaeli
Konya
Kütahya
Malatya
Manisa
Kahramanmaraş
Mardin
Muğla
Muş
Nevşehir
Niğde
Ordu
Rize
Sakarya
Samsun
Siirt
Sinop
Sivas
Tekirdağ
Tokat
Trabzon
Tunceli
Şanlıurfa
Uşak
Van
Yozgat
Zonguldak
Aksaray
Bayburt
Karaman
Kırıkkale
Batman
Şırnak
Bartın
Ardahan
Iğdır
Yalova
Karabük
Kilis
Osmaniye
Düzce
36°

Gazâlî ve İbn Rüşd’de Nedensellik Sorunu

YAYINLAMA:
Gazâlî ve İbn Rüşd’de Nedensellik Sorunu

Ateş Pamuğu Neden Yakar?

İnsan, çevresindeki dünyayı anlamaya başladığı andan itibaren olaylar arasında bağlantı kurmuştur. Gök gürlediğinde yağmurun yağacağını, ateşe yaklaşan cismin ısınacağını, toprağa atılan tohumun uygun şartlarda filizleneceğini gözlemlemiştir. İlk çağlarda bu olaylar çoğu zaman tanrıların, ruhların ve görünmeyen güçlerin iradesiyle açıklanırken, felsefî düşüncenin gelişmesiyle birlikte “Bu olay neden meydana geldi?” sorusu öne çıkmıştır. Mitolojik açıklamadan felsefî düşünceye geçiş, aynı zamanda tabiat olaylarını düzenli sebeplerle açıklama arayışıdır.[1]

Nedensellik, en basit anlatımla bir olayın başka bir olayı meydana getirmesi ilişkisidir. Ateşin pamuğu yakması, yağmurun toprağı ıslatması, bir taşın cama çarparak onu kırması sebep-sonuç ilişkileri olarak kabul edilir.

Ancak felsefe, günlük hayatın kendiliğinden doğru saydığı bu ilişkiyi sorgular.

Ateş gerçekten pamuğu mu yakmaktadır, yoksa biz yalnızca ateşten sonra pamuğun yandığını mı görmekteyiz?

Bu soru ilk bakışta gereksiz bir ayrıntı gibi görünebilir. Oysa Tanrı’nın kudreti, tabiat kanunları, mucize, insan özgürlüğü, bilimsel bilgi ve evrendeki düzen gibi pek çok temel mesele bu sorunun içinde bulunmaktadır.

Gazâlî’den önce Aristoteles ve İbn Sînâ çizgisinde, varlıkların kendilerine özgü tabiatları ve etki güçleri olduğu kabul ediliyordu. Ateş yakıcı, su ıslatıcı, keskin bir cisim kesici özellik taşıyordu. Uygun şartlar meydana geldiğinde sebep kendi sonucunu doğuruyordu.

Bu anlayışta ateş pamuğa dokunduğunda, ateşin tabiatında bulunan yakıcılık pamuğun yanmasına yol açar. Bununla birlikte İbn Sînâ, sebepleri Tanrı’dan bağımsız güçler olarak görmez. Bütün varlıklar ve sebepler zinciri sonunda “Zorunlu Varlık” olan Tanrı’ya dayanır.

Dolayısıyla İbn Sînâ’nın görüşü şöyle özetlenebilir:

Ateş, Tanrı’nın ona verdiği tabiat ve özellik gereğince pamuğu yakar.

Gazâlî ise İbn Sînâ’nın bu görüşüne, özellikle ilişkinin zorunlu sayılması bakımından itiraz eder: Birlikte gerçekleşmek, zorunlu olarak birbirini meydana getirmek demek değildir.

Gazâlî, Tehâfütü’l-Felâsife adlı eserinde sebep-sonuç ilişkisini tartışır. Onun en tanınmış örneği ateş ile pamuk arasındaki ilişkidir.[2]

Ateş pamuğa değdiğinde pamuğun yandığını görürüz. Ancak gördüğümüz şey, ateşle temasın ardından yanmanın meydana gelmesidir. Ateşin içinde bulunan bağımsız bir gücün yanmayı zorunlu olarak oluşturduğunu doğrudan gözlemleyemeyiz.

Gazâlî’ye göre iki olayın sürekli birlikte meydana gelmesi, birinin diğerini zorunlu olarak meydana getirdiğini kanıtlamaz. Ateş ve yanma birbirine eşlik etmektedir; fakat bu eşlik mantıksal bir zorunluluk değildir.

Onun düşüncesini şu cümleyle özetlemek mümkündür:

Ateşten sonra yanmanın meydana gelmesi alışılmıştır;

fakat yanmanın meydana gelmemesi aklen imkânsız değildir.

Tanrı dilerse ateş pamuğa temas ettiği hâlde pamuk yanmayabilir. Ateş, kendi başına yaratan bağımsız bir güç değildir. Ateşle pamuk temas ettiğinde yanmayı yaratan Tanrı’dır. Ateş, yanmanın yaratıcısı değil, meydana gelmesinin alışılmış vesilesidir.[2]

Burada Gazâlî’nin bütün tabiat düzenini inkâr ettiğini söylemek doğru olmaz. O, ateşin genellikle yaktığını, suyun ıslattığını, ilacın bazı hastalıkların iyileşmesine yardımcı olduğunu reddetmez. Reddettiği şey, bu bağlantıların Tanrı’dan bağımsız ve değiştirilemez zorunluluklar olduğu düşüncesidir.

Gazâlî’nin anlayışında dünya başıboş ve düzensiz değildir. Ateşin ardından yanmanın, yağmurun ardından ıslanmanın meydana gelmesi Tanrı’nın evrene verdiği düzenin sonucudur. Bu düzen, İslâm düşüncesinde çoğu zaman âdetullah, yani “Tanrı’nın âdeti” kavramıyla açıklanır.

Tanrı, ateşle temasın ardından yanmayı yaratmayı âdet edinmiştir. Bu düzenli tekrar sayesinde insan geleceğe ilişkin tahminde bulunabilir, tedbir alabilir ve tabiatı araştırabilir. Fakat Tanrı kendi yarattığı düzene mahkûm değildir.

Mucize de bu noktada mümkün hâle gelir. İbrahim’in ateşe atıldığı hâlde yanmaması, Gazâlî açısından mantıksal bir çelişki değildir. Tanrı’nın alışılmış düzenin dışında bir sonuç yaratmasıdır. Bu yaklaşım, günlük hayatta sebepleri araştırmayı gereksiz kılmaz; yalnızca alışılmış düzenin mantıksal bakımdan zorunlu olmadığını söyler.

Gazâlî’nin nedensellik eleştirisinin iki temel amacı vardır: Birincisi Tanrı’nın mutlak iradesini ve kudretini korumak, ikincisi ise mucizenin aklen mümkün olduğunu göstermektir.

Gazâlî’ye göre evrendeki düzeni sürdüren Tanrı’dır. İnsan, ateşin kendi başına taşıdığı zorunlu bir güç nedeniyle değil, şimdiye kadar değişmeden süren ilahî düzen nedeniyle ateşin yakacağını varsayar.

İbn Rüşd’e göre ise sebepler reddedilirse bilim zayıflar.

İbn Rüşd, Tehâfütü’t-Tehâfüt, yani Tutarsızlığın Tutarsızlığı adlı eserinde Gazâlî’ye cevap vermiştir.[3]

İbn Rüşd’e göre varlıkların kendilerine özgü tabiatlarını ve etki güçlerini reddetmek, insan bilgisinin temelini sarsar. Bir şeyi bilmek yalnızca onun adını bilmek değildir; onun neden meydana geldiğini, hangi şartlarda nasıl davrandığını ve hangi sonuçları doğurduğunu bilmektir.

Ateşin neden yaktığını, ilacın nasıl etki ettiğini ve tohumun hangi şartlarda filizlendiğini araştırmadan tabiat hakkında bilimsel bilgi kurulamaz.

İbn Rüşd’e göre doğal sebepleri kabul etmek, Tanrı’nın kudretine rakip güçler ortaya çıkarmak anlamına gelmez. Çünkü ateşi, pamuğu, bunların özelliklerini ve aralarındaki düzeni yaratan da Tanrı’dır.

Ateş yakar; fakat ateşe yakıcı tabiatını veren Tanrı’dır.

Gazâlî, tabiat kanunlarının Tanrı’yı bağlayan zorunluluklara dönüştürülmesine karşı çıkarken, İbn Rüşd tabiatta gerçek sebepler bulunmadığı takdirde bilgi ve bilimin kurulamayacağını savunur.[2][3]

Bu iki İslâm düşünürünün tartışması, aslında birbirinden farklı iki soruyu gündeme getirir:

Tabiatta düzenli sebep-sonuç ilişkileri var mıdır?

Bu ilişkiler Tanrı’dan bağımsız ve değiştirilemez zorunluluklar mıdır?

İbn Rüşd, birinci soruya güçlü biçimde “evet” der. Gazâlî ise özellikle ikinci soruya “hayır” cevabını verir.

Burada tarihî ve kavramsal bir ayrım yapmak gerekir. Gazâlî, İbn Rüşd gibi düşünenleri kâfir ilan etmiş değildir; zaten İbn Rüşd, Gazâlî’den sonra yaşamıştır. Gazâlî, Tehâfütü’l-Felâsife'nin sonunda filozofları üç görüş nedeniyle tekfir eder: Âlemin ezelî olduğu, Allah’ın tek tek olayları ve varlıkları bilmediği ve bedensel dirilişin gerçekleşmeyeceği görüşleri.

Nedensellik meselesi bu üç tekfir başlığından biri değildir.[2]

Bununla birlikte Gazâlî’nin güçlü otoritesi, İslâm dünyasında felsefeye karşı ihtiyatlı ve zaman zaman dışlayıcı tavrı kuvvetlendirmiş; İbn Rüşd’ün akıl ve nedensellik merkezli yaklaşımı ise kendi coğrafyasında aynı ölçüde devam ettirilememiştir. İslâm dünyasının sonraki yüzyıllardaki düşünsel durgunluğunu yalnız Gazâlî’ye bağlamak doğru değildir; fakat bu tartışma iki farklı yönelişi simgelemesi bakımından önemlidir.[1]

Bir tarafta ilahî iradeyi korumak için nedensel zorunluluğu sınırlandıran Gazâlî, diğer tarafta bilgi ve bilimi korumak için gerçek sebepleri savunan İbn Rüşd vardır. Ateşin pamuğu neden yaktığı sorusu, böylece akıl ile nakil, bilim ile inanç arasındaki büyük tartışmanın simgesine dönüşür.[1][2][3]

KAYNAKLAR

[1] Yellice, Muharrem. Mitolojiden Felsefeye. 1. baskı. İstanbul: Kaynak Yayınları, Nisan 2024.

[2] Gazzâlî. Tehâfütü’l-Felâsife: Filozofların Tutarsızlığı. Eleştirmeli metin ve çeviri: Mahmut Kaya ve Hüseyin Sarıoğlu. İstanbul:

[3] İbn Rüşd. Tutarsızlığın Tutarsızlığı (Tehâfüt et-Tehâfüt). Çev. Kemal Işık ve Mehmet Dağ. Cilt II. İstanbul: Kırkambar Yayınları, 1998, özellikle s. 618-658.

Yorumlar
Yorum yazma kurallarını okumuş ve kabul etmiş sayılırsınız