Özel Günler

Sen uyurken ne oldu?

  • İbrahim Uysal

    İbrahim Uysal Yazı Arşivi
    25 Nisan 2021 /   1172 Okunma

    Sen uyurken ne oldu?

    Öyle konular vardır, kişinin kendisi için olumsuzmuş gibi görünebilir ama genelden bakınca çok haklı neden ve gerekçeleri vardır.

    İster "atasözü" deyin, ister "ortalık sözü" deyin, fark etmez, ama biz kabul etsek de, etmesek de bir gerçekliği vardır.

    Söyleyeceğim tümce, somut bir olaydan çok, bir yaklaşımı, tavrı sergilemek için kullanılır.

    Genellikle güngörmüş yaşlıların çok özel zamanlarda kullandığı şu özlü anlatıma, olayı ben kişiselleştirmedikten sonra katılırım.

    "Kızı, başıboş bırakırsan, ya davulcuya, ya zurnacıya varır" derler. Burada olay, davulu-zurnacının sosyal-ekonomik konusundan önce; aile, düzen, sakin bir yaşam gibi gerekçelerdir.

    Başta da konuyu, kişiselleştirmeden, sosyal ve siyasi alan ve tarihe yönlendirirsek, derdimiz daha kolay anlaşılır diye düşünürüm.

    Osmanlı Devleti, şu ya da bu sebepten yıkıldı mı? Evet. Peki, bu yıkımın arkasında içeride ve dışarıda kimler vardı, sebepleri ne idi?

    Artık bütün dünya biliyor ki, Kapitalizm yeni bir aşamaya geçmiş, dünyayı, imparatorluklar yerine daha küçük "ulus devletler" ile yönetmeye, sömürmeye karar vermiştir ve gereğini de yapmaktadır.

    İmparatorluk topraklarının büyüklüğü, teknolojinin gelişmesi, kişisel özgürlükler vb sebepler de, ülke yönetimlerinde sorunların yaşanmasına kaynaklık etmeye başlamıştır.

    Buna bir de, emperyal devletlerin, şirketlerin çıkar hesaplarının yanında, devlet yönetimlerinin ve yöneticilerinin de niteliksizliği, çağı anlayamamalarını eklersek, sorun daha net ortaya çıkacaktır.

    İçeride bazı işbirlikçiler kabul etmeseler de, tüm dünyanın bildiği ve kabul ettiği gerçek şudur. Atatürk ve yurtsever arkadaşları Türkiye Cumhuriyetini, emperyal devletlere ve onların dayattığı sisteme rağmen kurmuştur.

    Mudanya Mütarekesi(11 Ekim 1922), Lozan Antlaşması (24 Temmuz 1923), Ankara Antlaşması (5 Haziran 1926), Balkan Antantı (9 Şubat 1934), Montrö Boğazlar Sözleşmesi (20 Temmuz 1936), Balkan Antantı (9 Şubat 1934), Sadabat Paktı (8 Temmuz 1937) gibi çok önemli anlaşmalar, devletin güvenliği ve geleceği için hep köşe taşları olmuştur.

    Özellikle ikinci dünya savaşı ve sonrası dünyasında yaşananlar, ülke geleceği açısından baya sorunlara gebelik yarattığı gibi, zamanla yaşanacak sorunlara da kaynaklık etmiştir.

    Elbette ki demokrasi, insanlık tarihinin ilk çağlardan bu yana, insanlığın hep özlemi olmuştur. Sürecini iyi yöneten, bedelini ödeyen ülkeler, halklar da bunun nimetlerinden yararlandıkları gibi, zevk ve sefasını da sürmüşlerdir.

    Nasıl Orta Çağda Avrupa, koyu bir dini tutuculuğun etkisinde kalıp, engizisyon mahkemeleri ve giyotin ile idamları; İspanya, Almanya ve İtalya gibi Faşist Diktatörlerin acı, baskılarını yaşayıp, bedeller ödedikten sonra bugün, özgürlüklerine sıkı sıkıya sarılmaktadırlar.

    Öyle "demokrasi, özgürlük" adı altında, ülkenin ve toplumun geleceğini sıkıntıya sokacak yasal ve yönetsel düzenlemelere de asla ödün vermeden varlıklarını sürdürmektedirler.

    Yani, öyle "kızım/oğlum özgüdür, dilediğini yapabilir, yaşayabilir" demiyor. Kurallarını, sınırlarını, etiğini verip, bu çerçevede özgür bir şekilde nasıl yaşanabileceğini öğretiyor.

    Bilindiği üzere KİŞİSEL ÖZGÜRLÜK, "bir başkasının özgürlüğünün başladığı yerde biter!" derler.

    Bu kişilerde olduğu gibi, kurumsal yapısı, geleneği olan devletler içinde geçerlidir. Çok üzgünüm ki, Türkiye Cumhuriyetini bazı dönemlerde yönetenler, özellikle ikinci dünya savaşından sonra, demokrasi adı altında ülkenin varlığını ve birliğini tehlikeye atacak birçok süreç ve ilişki içine girmişlerdir.

    Cumhuriyet, bütün Anayasalarında hep Laik, Demokrasi, kişi hak ve özgürlükleri üzerine inşa edilmiştir.

    "Kamu Malı-Mülkü" kavramı da böyle bir düşünce içerisinde özel bir anlam kazanmaktadır.

    Artık ülkenin her yerinde "maden, mermer, atın" arıyoruz, çıkaracağız diye diye, milyonlarca yıllık dağları ovaları, binlerce yıllık nehirleri, dereleri, çayları, yüzlerce yıllık ormanlar talan edip, yok edilip ve kirletiliyor, bir avuç yurtsever çevreci dışında çıkan ses yok.

    Cumhuriyetin göbeğinde, Ankara’daki çiftliğine bile sahip çıkılmadı. Bozkırın ortasında bir "vaha" yaratılabilecek, miras geleneğine saygılı olabilecekken, metre metre yok edilip sıradanlığa mahkûm edildi.

    Atatürk, emperyalizme ve gericiliğe karşı savaşıp, bu savaşı daha 1900'lerin başında kazanmış ve tüm dünya örnek olmuşken.

    Bu farkındalığı, Kenya'nın kurucu Devlet Başkanı (1963-1978) Jomo Kenyatta, 1953-Kenya Mahkemesindeki duruşmasındaki;

    " Avrupalılar geldiklerinde onların elinde İncil, bizim elimizde ise topraklarımız vardı. Bize gözlerimizi kapatıp dua etmeyi öğrettiler. Gözlerimizi açtığımızda baktık ki İncil bizim, topraklarımız ise beyazların elindeydi." diyerek, isyanlarını haykırıyordu.

    Ülkenin Cumhuriyet Dönemi değerleri arasında çok önemli bir yer tutan Refik Saydam Hıfzıssıhha Enstitüsü ve KORUYUCU SAĞLIK HİZMETLERİ planlaması ve aşı uygulamaları, birilerince utangaç utangaç dillendirilse de, ne kadar önemli bir olay olduğu gün geçtikçe daha da bedeller ödenerek anlaşılmaktadır.

    Daha ucuzunu alırız denilerek kapatılan otomobil, uçak fabrikaları, tarım çiftlikleri ve benzer durumların da gün gittikçe daha da derinden hissedilmeye başlaması pek uzak olmayacaktır.

    "Demokrasi, demokrasi" diye diye, cehalet ve miskinliğimiz sonucu geldiğimiz yere bakar isek, başta neden, "Kızı, başıboş bırakırsan, ya davulcuya, ya zurnacıya varır" dediğim sanırım daha iyi anlaşılacaktır.

    Mehmet Akif Ersoy'un "Sahipsiz olan memleketin batması haktır, sen sâhip olursan bu vatan batmayacaktır" feryatlarını duyan;

    Nefes Filminin o repliği kaç kişinin kulağına küpedir bilemem ama yine de anımsatayım:

    "Sen uyursan ölürsün! Sen de ölürsün, Sen de ölürsün, uyursanız, uyursan ölürsün! Sen uyursan, herkes ölür! Uyursan ölürsün!"

    Ben ne diyeceğimi biliyorum da, senin neyi, nasıl anlayacağın konusunda endişelerim olduğundan, tümceler bu kadar olabiliyor.

    Bilemem ki bu toprakların, bu ülkenin doğmuş, doğmamış çocukları için düşünen, kaygı duyan, içi yanan kaç kişiyiz?

     


Yorum Yap