Ortağın Çocukları ve Köklü İlişkiler *

TSK'da, demokrasi ve hukuk devleti ilkelerine aykırı düşüncelerde olanları, aykırı faaliyetlerde bulunanları barındırmayız.” İlker Başbuğ,24.6.2009 [1]

TSK üst düzey komutanları özellikle 1997’den sonra, tıpkı Cumhurbaşkanları, Başbakanlar gibi sık sık ABD’ne gidiyorlardı. Bu gezilerde meslek ya da iş görüşmelerinin de ötesine geçerek devlet başkanı, başbakan ya da dışişleri bakanı gibi ABD yönetimlerini etkilemek için ulu orta konuşuyorlardı.

Genelkurmay II. Başkanı Org. İlker Başbuğ, yeni Genelkurmay Başkanı olması beklendiği günlerde böyle bir gezi fırsatından yararlandı. Amerikan Türk Konseyi [ATC]’nin 24. Yıllık Toplantısı’nda sesini biraz daha gürleştirerek “Şunu bir kere daha belirtmek istiyorum” diyerek başladı, her sözcüğünün üstüne basa basa ekledi: 

Türk Amerikan ilişkileri iki ülkenin ortak değerleri üzerine inşa edilmiştir, köklüdür, tarihidir, dost ülkelerin stratejik ortaklığına dayanmaktadır.” [2]

Ortak değerlerini açmayan Başbuğ, ABD’nin Kıbrıs, Güneydoğu Anadolu’da terör konusunda, Ege denizinde Yunanistan’ı açıktan destekleyişini günlük-geçici olaylar diye küçümseyerek dostluğunun değişmeyeceğini bildirmekten geri kalmadı:

Dostluğumuzun günlük ya da konjonktürel gelişmelerden -yaşanan bazı tatsız olaylara rağmen- etkilenmeyecek kadar sağlam temellere dayandığını düşünüyorum.” 

Başbuğ, bu sözlerinin ardından ABD’ye sonuna dek güvenmek gerektiğini de vurgulamıştı. ABD’nin Türkiye’de vakıf-Dernek- Sivil Toplum Örgütü maskesiyle ve açıktan açığa örümcek ağı gibi güçlü, yaygın bir iç devlet oluşturduğunu, partileri, meclisi yönlendirdiğini bilmemesi olanaksızdı. “Ortak değer”, “köklü ilişkiler” bu yabancı güdümlü örgütlenmenin Orduya, Emniyete, Üniversite gençliğine, belediyelere, sendikalara, TBMM’ne, etnik isyan kışkırtıcısı birçok kuruma bulaşmasıyla daha da “tarihi” olmuş; derinlere kök salmıştı. [3]  

 Subayların, polislerin Amerikan-İsrail derneklerine eğitime gönderilerek o “değerli”, “sağlam”, “köklü” ortaklığı güçlendirmesi, Başbuğ’un ve meslektaşlarının, hükümet edenlerin anlayışıyla uyumluydu. Ne ki aradan geçen 18 yılda Başbuğ, ABD ile Türkiye’nin tarihsel ortak değerlerini açıklamadı.

Ölçüsüz “müttefiklik” anlayışı kişisel düşünce olmaktan çok, 1919’da gerilerde bırakılan Hanedan-i Osmaniye yüz yıllarının yaslanacak güçlü devlet arama alışkanlığının 1939’da hortlamasıydı. Alışkanlık, yüz yıllarca sürdükçe kuşaktan kuşağa geçerek toplumsal ilkeye dönüşüyor. Türk Cumhuriyeti öncesinde yaşanan düşkünlüğün en çarpıcı etkisi tarihsel – köklü çürümeyi kanıtlamaya yetiyor.  

Korku belasına teslimcilik-yıkıcılık alışkanlığı asker-sivil ayrımı tanımıyor! 

1914’te devleti yönetenler, I. Dünya Savaşı öncesinde yayılmacı yabancı devletlerin koltukaltına girmek için yalvarıp yakarıyor; her şeyi vermeye çalışıyorlardı. O dönemin Bahriye Nazırı Ahmet Cemal Paşa’nın anılarında [4] anlattığı olaylar, Hanedan-i Osmani’nin İngiltere’ye ve Fransa’ya sığınmak için vermeyecekleri bir şey bırakılmadığını gösteriyor: 

İngilizlere teslimin ölçüsü yoktu:

“Basra Körfezi’nde ve Arabistan’ın güneyinde” İngiliz egemenliğini tanıyacaklarını, Dicle ve Fırat ırmaklarında İngiliz gemilerinin çalışmasına izin vereceklerini bildirdiler.

Bağdat demiryolunu İngilizlerin isteklerine göre uzatmayı kabul ederek Mezopotamya’da petrol arama ruhsatlarını, Trabzon ve Samsun limanlarının yapım işlerini de İngilizlere vereceklerini bildirdiler.

İçişleri memurlarının [polislerin] “ıslahı” için bir “İngiliz Umumi Müfettişi” ve

gümrüklerin “ıslahı” için de İngiliz gümrük müfettişleri gönderilmesini istediler. 

Bahriyenin ıslahı için İngiliz heyetine geniş çalışma alanı yaratacaklarını; tersanelerin “ıslahını” da “İngiliz şirketlerine havale” edeceklerini bildirdiler.

“Ermenilerin oturduğu vilayetlerimizin idaresini İngiliz memurlarına” vermeyi önerdiler. İngilizler, müttefikleri Ruslarla aralarının açılmaması için bu isteği hemen geri çevirdiler. 

Fransızlara önerdikleri daha az değildi:

Hanedan-ı Osmani ve Enver Paşa yönetimi, İngilizlerle sıkı fıkı olmakla kalmadılar, Avrupa’nın merkez devletlerinin koruması altına girebilmek için Fransız devletini de içişlerine sokuyorlardı: 

Jandarmanın yeniden yapılandırılması, bir “Fransız generaline tevdi” olunacak dediler.

“Cebel-Lübnan jandarmasının tensikini [düzene sokulmasını] bile ‘Fransızları memnun eder’ düşüncesiyle o generale” vereceklerdi. 

Ayrıca birçok Fransız mühendis de işe alınacaktı. 

Maliye memurlarını “[D]aimi bir teftiş ve murakabe altında bulundurmak ve bu sayede mezkûr [görevleri belirtilen] memurlar arasında vazife ve mesuliyet hissinin hakim olmasını temin etmek için Maliye Memurları Umumi Müfettişliğini Mösyö Joly ismindeki bir Fransız'a” vermeyi önerdiler. 

“Himayesine girebilmek için Fransa’ya değişik tipte destroyer ve kruvazör” sipariş ettiler. 

Deniz-Havacılık Okulu’nun kuruluşunu “Fransız mütehassıslarına havale etmeyi” planladılar ve bağlılıklarını kanıtlamak için bir Fransız şirketine 12 deniz uçağı ısmarladılar.

Fransa-Türkiye Dostluk Cemiyeti” kurarak Fransız devletini etkilemeye çalıştılar.

Hanedan-i Osmani ordusunun Ahmet Cemal Paşa’sı, yabancının “himayesine girebilmek” için ordunun tümünü teslim etmeyi bile göze aldıklarını, ilginç bir gerekçeyle açıklıyor:

“İngiliz ve Fransız dostluğunu her ne bahaya olursa olsun kazanmaya çalışıyorduk ve bu çalışma o kadar umumi [kapsamlı] idi ki, imkân tasavvur edilse idi -itimat edilsin- ordumuzun tensiki [düzenleme] işini bile bir Fransız ıslahat heyetine vermekten çekinmeyecektik.” 

İngiltere ve Fransa, Hanedan-i Osmani’yi aralarına almadılar. 

İngilizler ve Fransızların amacı Hanedani Osmani’yi aralarına almak değil yutmak istiyorlardı. Paylaşım anlaşmasını da çoktan imzalamışlardı. Hanedan-i Osmani savaşmayı göze alamıyordu ve hemen Almanlara giderek Fransızlara vermeyi düşündükleri orduyu düzeltme işlerini hemen Almanlara verdiler:

Alman Mareşalı Liman von Sanders başkanlığında bir “Alman Islahat Heyeti” Türk ordusuna el atarak- Cemal Paşa’nın sözleriyle- ordunun “talim ve terbiyesini muayyen bir prensib[p] dahilinde icra etmeye [uygulamaya] başladı. 

1914’te dönekleşerek Almanlara yapışmanın gerekçesi, İngiliz ve Fransızların Ortadoğu’da, Balkanlar’da yayılma emelleri olmasına karşın Almanların böyle bir niyetleri” yoktu diye açıklanıyor. 

Bu tür gerekçe uydurmak -1939’dan bu yana yapıldığı gibi- sığlığın ve dahası ulusu avanak yerine koymanın çarpıcı örneğidir.

Enver Paşa - Talat Paşa - Cemal Paşa - Halife Sultan dörtlüsünün teslimiyet anlayışlarının vardığı boyuta Cemal Paşa’nın tanıklığı yeterlidir:

“Bir gün [İngiltere’nin İstanbul Büyükelçisi Sir Louis du Pan] Mallet ile konuşurken [Mallet], Enver Paşa’nın Almanlar tarafından tamamen kazanılmış olduğuna emin bulunduğunu ve pek yakın bir zamanda Alman zabitleri ve bilhassa Goeben ve Breslau [zırhlıları] vasıtasıyla harb ilanını icab ettirecek bir vak’a ihdas edeceklerini [olay yaratacaklarını] söylemişti.” 

Mallet’in dediği kısa sürede gerçekleşti. Boğazlar anlaşmalarını bir yana bırakarak Hanedani Osmani yönetimi iki Alman zırhlısının boğazları geçmesine izin verdi. Zırhlılar, İstanbul’a gelince “Yavuz” ve Midilli adlarını alarak Osmani bandırasını çektiler. Karadeniz’e açılan zırhlılar, Rusya’nın Odessa, Sivastopol, Novorossisk ve Kefe limanlarını top ateşine tuttular. Böyle Osmanlı Rusya’ya savaş açmış oldu. Aslında savaşa açan Almanya idi. Hanedani Osmani yalnızca denileni yapmıştı. Bu arada Almanya, karşılığında ivedi devlet ödemeleri için Hanedani Osmani’ye 500 bin altın verdi.

Mallet’in söylediği “Tamamen kazanılma” gerçeğini, Hanedan-i Osmani’nin pek beğendiği Alman Korgenerali Friedrich Kress von Kressenstein daha geniş açıklıyor:

“Enver herkesten evvel Merkez Devletleri [Almanya, Avusturya-Macaristan, Osmanlı, Bulgaristan] harekâtı Harbiyelerinin idaresinde müttehid [birleşik] bir başkomutanlık lüzumunu çok açık olarak takdir etmiş ve kendi arzusiyle Alman sevk ve idaresinin emri altına girmişti. Cihan Harbi neticesinin, Türk harp sahnelerinde değil; fakat Fransa savaş meydanlarında kazanılacağını takdir ettiğinden Alman Başkomutanlığının arzularını öyle vasi mikyasta [geniş ölçüde] yerine getiriyordu ki, bazen Türk harp idaresinin menfaat ve ihtiyaçlarını kâfi [yeterli] derecede hesaba katmıyordu.” [5]

Hesapsızlık rastgele ve kişisel tutumla sınırlı değildir

Yayılmacı devletler, piyasa çalışmalarıyla sömürü mekanizmasının parçalarını yerli yerine koyarken işi rastlantıya bırakmadılar. Hanedan-i Osmani’nin izniyle kurdukları “sivil” maskeli karargahlarıyla içten içe yerleşiyorlardı:

II. Tanzimat-ı Hayriye [Hayırlı Düzenlemeler] döneminde İngilizler, 1860’da Londra’da ‘Filistin Araştırmaları Merkezi’ni kurdular.

Almanlar da hemen ardından Beyrut’ta sözde bilimsel araştırma, özde ajan yerleştirme karargahı Orient Enstitüsü’nü açtılar.

Fransızlar Ortadoğu’yu işgal projesini alttan alta hazırlamak için Kudüs’te ‘İncil Mektebi’ni açtılar.

Savaş 1918’de imparatorluğun tümünü teslim eden Osman’ın oğullarının sonuncusu Vahid ed-Din ve sülalesi, güncel sığınma düşkünlüğünü anıtlaştırarak yeni hanedanlıklara yol gösterdiler.

1918’de I. Dünya Savaşı’nın sonuna gelinmişti. Zat-ı Şahane Halife Sultan Vahid ed-Din Hazretleri, bir mektupla işgalci İngiltere’nin Kralı’na başvurarak İngiltere’ye bağlılığını bildirdi. 

Kısa süre sonra hükümetin başına getirilen Vahid ed-Din’in eniştesi askerlikle ilişiksiz “Damat” Ferit Paşa, önceki hükümetin bakanlarını ve önde gelen yöneticilerini yakalatarak işgalcilere teslim etti. Yabancı devlet kumandanlığı da teslim aldığı Hanedan-i Osmani yöneticilerini bir gemiye doldurup uzaklarda bir adaya götürerek hapsetti. 

Aradan neredeyse yüz yıl geçmesine karşın akılları Washington-Tahran-Riyad arasında gidip gelenlerin, “Vatansever Halife Sultan bu işleri hiç onaylamıyordu, içi kan ağlıyordu” demeleri inandırıcı olmuyor; hatta “ecdadımız” dedikleri Osman’ın oğullarının “halife sultanlık” şanını küçük düşürüyorlar. Oysa Halife Sultan Vahid ed-Din, işgalci yabancı devletlerin bir dediğini iki ettirmiyordu. İngiliz kumandanlığı emrediyor; Hanedan-i Osmani savcıları ve yargıçları alçaldıkça alçalıyorlardı:

Büyük, ulu İngiltere devletinin İstanbul siyasi mümessilleri tarafından cezaevinden alınıp, cinayetle tutuklu bulunan Sait Halim Paşa ve arkadaşları bilinmeyen bir semte gönderilmiştir.”

Kendi devletinin Başbakanını hapse atan, yabancı devleti, “büyük” ve “ulu” diyerek yücelten Hanedani Osmani Mahkemesi, işgalciye yarandığını saklamak için gevelediği bir gerekçe uyduruyor; alçaldıkça alçalıyordu:

“Mademki İstanbul’da İngiltere ‘devlet-i fehimesinin’ siyasi temsilcileri tutukluları yakalayıp sevk ediyorlar, şu halde bu toplumumuzun, bu ulu meclisimizin bu işlerle ilgisinin ve ilişkisinin olduğu anlaşılıyor.”  

Baş görev ilkesi mi?

O zamanların işgal devletlerince güdülen yöneticileri, mahkemeleri, güvenlik kurumları çoğunlukla ölçüsüz müttefiklik alışkanlığıyla başlamışlardı. Çağımızdaysa, ABD ve müttefiklerinin güvenliği için içerden dağıtarak, parçalayarak yıkmayı, baş görev bilmek temel ilke midir?  

Arkası: The General “Paşalar” 2. Bölüm

Mustafa Yıldırım, Ortağın Çocukları, 2010  – The General 2. basımlarından güncellenerek özetlendi.

1- Said-i Kürdi-Nursi’nin davasını güden Fethullah Gülen’İn militanları orduya ve emniyete, tüm kurumlara yıllardır açıktan yerleştiriliyordu. Ordunun seçkin komutanları darbe komplosuyla suçlanarak tutuklandılar. Zamanın devlet yönetiminin onayıyla başlatılan balyoz davası sürüyordu. TSK Genel kurmay Başkanı İlker Başbuğ basın toplantısında “Bu açıdan biz TSK'da, demokrasi ve hukuk devleti ilkelerine aykırı düşüncelerde olanları, aykırı faaliyetlerde bulunanları barındırmayız” dedi. [NTV, 25.06.2009] 

Emekli Koramiral Atilla Kıyat da balyoz operasyonu davası başlarken “Yani darbe olacak açısından korkulacak bir durum değildir. Ama silahlı kuvvetlerin içinde çok az da olsa hala kendi başlarına bir şey yapabileceklerini düşünenlerin var olmuş olması ciddi bir durumdur” diyordu. Atilla Kıyat, “Bu kadar salak insanlar darbe yapamaz”, Milliyet, 19.6.2009. [Atilla Kıyat için ayrıca bkz. Sivil Örümceğin Ağında, 37-39 Basımlar.] 

2- Genelkurmay II. Başkanı Org. İlker Başbuğ’un ‘Amerikan Türk Konseyi 24. Toplantısı’ndaki Konuşması, 6 Haziran 2005.

3- Ayrıntılar için bkz. Sivil Örümceğin Ağında 37-39. Basımlar ve yakında 4. Genişletilmiş basımı yayınlanacak Ortağın Çocukları, 3. Basımları yayınlanacak Zifiri Karanlıkta 1 ve 2 ciltleri The General 2. Basım.

4- Ahmet Cemal Paşa, Hatırat, Arma Yayınları, İstanbul, 1996

5- Korgeneral Friedrich Kress von Kressenstein, Türklerle Beraber Süveyş Kanalına, s.11.