Saplantı (Obsesyon)

YAYINLAMA: | GÜNCELLEME:
Saplantı (Obsesyon)

Günlük yaşamda da çok sık kullandığımız “saplantı” sözcüğünün anlamı; Kişinin zihnine iradesi dışında katı bir şekilde yerleşen, kişide yoğun kaygı yaratan, mantıksız olduğu bilinmesine rağmen, rasyonel düşünceyle uzaklaştırılamayan, tekrarlayıcı ve ısrarcı düşünce, dürtü veya imgelerdir.

Saplantılı insan, zihninden atamadığı ve iradesi dışında tekrar eden düşüncelerin esiri olan, hayatı kontrol etme ve bir fikre ya da kişiye aşırı bağlanma eğilimi gösteren kimsedir. Bu kişiler genellikle esneklikten uzaktır ve içsel kaygılarını yönetmek için katı kalıplara ihtiyaç duyarlar.

Saplantılı kişiler aşırı kontrol istekleri, ilişkilerde boğuculuk (aşırı sahiplenme duygusu, karşısındakine alan tanımama vb.) ve kontrolü kaybettiklerinde de kaygılı ve öfkeli tavırlarıyla karşılarındaki insanı taciz ederler. Bu hastalıklı bir durumdur!

SAPLANTILI AŞIK

Mesela genelde “aşk” ile karıştırılan “duygusal saplantı” karşıdaki kişiyi bağımsız bir birey olarak görmeyi reddedip, onu tamamen kontrol etme arzusudur. Çünkü “saplantılı aşık”, âşık olduğu insanın gerçek haline değil, kendi zihninde yarattığı kusursuz imaja ve o imajın getirdiği bağımlılığa âşık olur. Oysa aslında aşk özgürleştirir, saplantı ise kafese kapatır. Kafesteki kuşu sevmek, sevgiyi değil, esareti yüceltmektir. Saplantı, aşkın bittiği yerde başlayan bir kontrol savaşıdır.
Bu konuda; “Tutku yaratır, saplantı ise yok eder.” diyor Paracelsus.
“Zihin, kendi yarattığı zincirlerin kölesidir!” Diyor William Blake‘de.

KOLTUK SAPLANTISI
Koltuk saplantısı (Makam düşkünlüğü): Pek çok kurum yöneticisinin, halka hizmet etme amacını unutarak, oturduğu koltuğu, gücü ve imtiyazları her ne pahasına olursa olsun, koruma hırsına dönüştürmesidir. Koltuk saplantısı, bazı kurum yöneticilerinin, koltuğu bir araç değil, ulaşılması ve bırakılmaması gereken, nihai bir amaç olarak görmesinden kaynaklanır. Koltuk saplantısı yaşayanlar, kendilerini vazgeçilmez ilan ederler. Hatta öyle bir noktaya gelirler ki kendilerinden sonra kurumun batacağı algısını (kurtarıcı kompleksi) hem kendilerine hem de kurumdakilere inandırırlar. Belki de o yüzden “istifa etmeme kültürü” ağırlıklı olarak yaşanır, koltuk saplantısı yaşanan kurumlarda. Kendini vazgeçilmez sanmak ve buna inanmak sağlıklı değildir.

“Bir düşünceye saplanıp kalmak, hareket edemeyen bir heykel olmak gibidir.” diyen Friedrich Nietzsche haklı değil mi?
 

Yorumlar
Yorum yazma kurallarını okumuş ve kabul etmiş sayılırsınız