1 Mayıs: Meydanlarda Kalan Sesler ve Bir Toplumun Hafızası
Tarih bazen sadece kitaplarda yazmaz; bazı günler vardır ki toplumun hafızasına kazınır. Aradan yıllar geçse de unutulmaz, çünkü o günler sadece yaşanmamış, toplumun vicdanına yerleşmiştir. 1 Mayıs İşçi ve Emekçi Bayramı, işte tam da böyle bir gündür.
Geçmişe dönüp baktığımızda, bugünün ardında sadece kutlamalar değil; derin acılar, yarım kalmış mücadeleler ve hala cevapsız duran sorular görürüz. Meydanlarda toplanan işçiler, daha insanca bir yaşam talep ederken; tarih çoğu zaman güçlüleri değil, hakları için direnenleri kaydeder. 1 Mayıs’ın asıl ruhu, direnişin başladığı yerde filizlenir.
Türkiye’nin emek mücadelesi tarihi, maalesef ağır bedellerle doludur. 1 Mayıs 1977’deki o büyük faciadan önce, hafızalarımızda bir başka kara leke daha vardır: 16 Şubat 1969; yani "Kanlı Pazar". Emperyalizme karşı duran gençlerin ve işçilerin üzerine Taksim’de saldırıldığı, iki gencin hayatını kaybettiği o gün, aslında yıllar sonra gelecek olan büyük fırtınanın habercisiydi.
Asıl büyük kırılma ise 1 Mayıs 1977’de yine Taksim Meydanı’nda yaşandı. Yüz binlerce insan, bir bayram havasında meydandaydı. Ancak o coşku, bir anda yankılanan silah sesleriyle kaosa dönüştü. İnsanlar panik içinde kaçmaya çalışırken onlarca can yitip gitti. Resmî rakamlar ölenlerin sayısını verse de asıl yara, o günden bugüne cevapsız kalan sorulardadır: O gün tetiği kim çekti? Bu katliam neden önlenmedi?
Mesele Sadece Bir Takvim Yaprağı Değil
Taksim Meydanı o günden sonra sadece bir alan değil, bir "hafıza mekanı" oldu. Bir toplum bazen sustuklarıyla, haykırdıklarından daha çok şey anlatır. 1977’den sonra 1 Mayıs, sadece bir dayanışma günü değil, aynı zamanda bir "hatırlama ve hesap sorma" günü haline geldi. Çünkü biliyoruz ki; bazı acılar yıl dönümleriyle geçmez, bazı sorular zamanla kapanmaz.
Bugün hâlâ emeği, hakkı, adaleti ve eşitliği konuşuyoruz. Ancak aynı zamanda derin bir suskunluğu da beraberinde taşıyoruz. Sormadan edemiyoruz: İşçinin alın teri bugün gerçekten karşılık buluyor mu?
Çalışan insan bugün "yaşayabiliyor" mu, yoksa sadece "hayatta mı kalmaya" çalışıyor?
Bir ülkenin vicdanı, emeğe verdiği değerle ölçülür. Taksim sadece bir coğrafi nokta değildir; bir hatırlayıştır, bir yara izidir. Tarih bize şunu öğretir: Unutulan acılar, tekrarlanmaya mahkûmdur. Hatırlamak ise sadece geçmişe bakmak değil, geleceğe karşı sorumluluk almaktır.
Belki de bu yüzden mesele sadece bir takvim yaprağı değildir. Mesele; dünün yarasını sarmak, bugünün emeğine sahip çıkmak ve yarının adaletini bugünden inşa etmektir.
Unutmadığımız sürece, o meydanlardaki sesler hiçbir zaman sönmeyecektir.