Devlet farkında mı? Ya siz!..

  • İbrahim Uysal

    İbrahim Uysal Yazı Arşivi
    22 Ekim 2020 /   1079 Okunma

    Devlet farkında mı? Ya siz!..


    Bugün de yine Antalya ve Antalya'dan iki kelam.

     

    Güzel, anlamlı ve tatlı yaşamak, biraz da senin yaşamın içine ne kattığın ile ilgilidir.

    Bu korona virüslü günlerde her şeye özenim hat safhada. Yediğimden, içtiğimden, gittiğim ya da gitmediğim yerlere kadar.

    Elbetteki günlük gıda gibi temel gereksinimlerimi zorunlu olarak zincirlenmiş yaşamın, zincirlenmiş marketlerin, zincirlenmiş gıda maddelerini almak için en yakın marketlere giderim.

    Ama asıl zevk aldığım şey ise hele Ankara dışına gitmiş isem, gittiğim yerlerin pazarlarıdır. Kendimi kaybederim orada gördüklerimden. Aklınıza ne gelir ise bu mevsim çitlembik, ki güneydoğuda Menengiç diyorlar ve kahvesi de var.

    Yaban elmaları, armutları ne bulursam. Hatta yaban mersini, az sonra yaban çileği falan filan.

    Ne güzel memleket diyeceksiniz değil mi?

    Üzgünüm, Yaşar Kemal'in Demirciler Çarşısı Cinayeti romanındaki o güzel söz gibi olmuşuz da haberimiz yok.

    "O iyi insanlar o güzel atlara binip çekip gittiler. Demirin tuncuna, insanın piçine kaldık."

    Biz de öyle.

    Antalya'da bir semt pazarına çıkınca bunu bir kez daha anladım. İçim burkuldu. İçim, için için ağladı da duyan olmadı.

    Dedim ya pazara kız kardeşim ile gittim. O ev için bir şeyler bakarken, ben de herkesin egzotik meyve gözü ile baktığı, benim için Anadolu'nun kıraç toprağında, temiz havasında, toprağında, güneş ve suyunda kıt kanaat yetişen fidanların meyvelerini aradım.

    Aradım.

    Aradım ama bulamadım. Bulduklarım da pek bir şeye benzemese de eh işte, "turist müşteri modunda satış".

    Değerli dostlar, farkında mıyız bilemem ama artık ben nereye gitsem hayret içinde kalıyorum.

    Sahil köylerinin sularında tuzluluk oranı artmış. Çoraklık kapıda.

    Dağ köyleri, köylüler için bile sayfiye yazlık yeri gibi, günlük gelinip ekilip biçilip şehre dönülen yerler olmuş.

    Bu memlekette bir şeyler demek istiyorum ama değil herşey değişmiş ve hızla değişiyor.

    Meyveler, sebzeler tatsız tuzsuz. O eski tatlar da çekip gitmişler ya da birileri onları kovmuş biz de trene bakar gibi bakmışız.

    Köy yerlerinde bile süt-et inekleri çuvallar dolusu "fenni yem" dedikleri, sanayi/fabrika yemleri ile besleniyor. O eski çobanların güttüğü, ovalarda, dağlarda yayılan inekler de gitmişler, öküz gibi bakılırken.

    Nereye gitsem, nereye baksam hep içim "cız, cız, cız" edip duruyor sigortası atacak ev tesisatı gibi.

    Siz bu günleri öyle ya da böyle yaşıyorsunuz. Olanların farkında ya da değilsiniz. Hatta bir şeyler yapmaya çalışıyor ya da artık siz de boş vermiş olabilirsiniz. Herkes kendince haklı olabilir.

    Amaaaa bu günleri yarınlarda nasıl yazacaklar biliyor musunuz?

    Anadolu’nun dağının taşının otunu, çöpünü yiyip tuz olarak dillerini kayaları yalaya yalaya süt veren sarı, kızıl, kara ineklerini aldılar, Avrupa ve Amerika’dan getirdikleri inek dölleri ile aşıladılar, boğalar ile bir güzel yüğürttüler, o güzelim sarı inekler gitti mi!..

    Bakir Anadolu toprakları, önceleri "fenni gübre" dedikleri kimyasal gübreler ile tarım politikaları sayesinde zehirlenip verim arttıracağız diye GDO'lu (genetiği ile oynanmış ürün) tohumlar ile yerli tohumları yok ettik mi?

    Gerisi say say bitmez.

    Şimdi birisi de kalkıp "Ee be kardeşim, oturduğun yerde laf etme, bu işler öyle senin dediğin gibi olmaz. Tabi ki daha fazla ürün alacağız. Masrafları çıkaracağız. Öteki türlü anası anasını geliyor" derse, neetcen!..

    Haklı. Doğrudur, Anadolu'nun yerli "gıcık tohumları" ile bir alırken, şimdi iki, üç alıyoruz. Hatta daha fazla. Evet, ilk zamanlar öyle görünüyordu.

    Eee be kardeşim, ekmesek de biçmesek de kökümüz kökenimiz oralarda, çocukken, öğrenciyken biz de az traktör üstünde ekip biçmedik. O işleri biliriz, hariçten gazel okuyanlardan değiliz.

    O zaman ben de sorsam mı?

    Ninelerinizin tahta ceviz sandıklarından çıkan, tohumlar kaç yıllık. O yıllar, hasat edilen ürünün en verimli, iri taneleri seçilir ve tohum yapılır, her yıl da ekilir, dikilirdi.

    Ya şimdi?

    Şimdi, üstelik devletin denetimindeki kurumlardan aldığın tohumları bir ya da iki yıl ekip diyorsun. Gerisi yok. Yeni tohum.

    Peki kaç kere, kaç yere ilaç yapıp ilaçlıyorsun. O kimyasalların verdiği hasarlar.

    Hadi şehirleri es geçelim, onlar sanayi ürünleri yiyor, içiyor ve zehirleniyor ve hastalanıyorlar.

    Ya dağın başında, hani Allah'ın bile unuttuğu yer dedikleri yerlerde yaşayanlara ne demeli. Artık olağan ölümler yok. Ya kalp krizi ya kanser. Yakında da COVID-19 derler.

    Artık herkesin aklını başına almasında yarar var. Bu işler böyle olmaz.

    Yol yapan bir müteahhide ödenen para ile kaç bölgede tarım teşvik edilir, hiç düşündünüz mü?

    Besin güvenliği denilen politikaların görmezlikten gelinmesi ile kaç yıldır kaç insanımızı kaybettik, kaç can yandı, yuva yıkıldı biliyor musunuz?

    Doktor yüzü görmeden bu dünyadan göç edenlerin çocukları, torunları daha analarından doğmadan doktor tedavisindeler, daha çocukluğunu bile yaşamadan kanserden ölüyor, ne acılar çekiliyor, biliyor musunuz?

    Politikayı, senin adamın, benim adamım, olmadı madamım boyutuna indirip, alkışlar ile seçip, göz göre nafile turları atıp, en sonunda, bilinen sözler ile sonlanan diyaloglardan bıkmadınız mı?

    Ülke daha geçmişin mirasını yiyor. Devlet olarak da kişiler olarak da.

    Ey ahali, Anadolu'da derler ki: HAZIRA DAĞ DAYANMAZ!.."

    Bugününüz nasıldır bilemem, yarınınız pek hoş olmayacak. Sizden sonrakiler sizleri pek hayır ile yad etmeyecek.

    Diyebilirsiniz ki, “Biz geçmişe bir şey demiyoruz ki”….

    İşte asıl sorunda bu ya, siz geçmişte sizin için yapılanların, miras olarak bırakılanların farkında değilsiniz ki.

    Müflis tüccar, mirasyedi gibi, kendinizi ağa sanıp sallanıp duruyorsunuz.

    Reklamlar bitmek üzere, acıklı film yakında başlayacak. Haberiniz olsun. Bu aymazlığınız olduğu sürece.


Yorum Yap