Cumhuriyet Neydi ?
Olanla ölene çare yok derler, ama nasıl oluyor da bu kadar “altta kalanın canı çıksın” şartlarında yaşamaya zorlanmaktan ve daha kötüsü bu durumdan çıkış için bir araya gelememekten rahatsızlık duymuyoruz ?
Hayatlarımız bu kadar başkalarına bağlıyken, başımıza gelen musibetlerin de başkalarına bağlı olmaması mümkün mü ?
Gemisini kurtaran kaptanlarla, bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasıncılarla geldiğimiz ve soluduğumuz atmosfer kimin eseri acaba ? Kim hangi pencereden bakarsa baksın memnuniyetsizlikler diyarı olduğumuz kesin…
Ezen ezileni, sömüren sömürüleni, soyan soyulanı, yöneten yönetileni yalan, riya ve rüşvet araçlarıyla, keyfi hukukun ve zorun gücüyle kendisine, dolayısıyla bu düzene tabi kılmanın yollarını döşemeleri dışındaki seçenekler işlerine gelmiyor belli ki.
Tamam onlar öyle, ya dışlananlar, horlananlar, hakkı hukuku tanınmayan muhtaç hale getirilip hayatı dar edilenler ? Ve de onlar adına siyaset sahnesinde boy gösterip, kendi merkezinde birlik çağrısı yapmak dışında kalıcı politikalar üretemeyenler ?
Gerçek o ki siyasi irade artık “havuç sopa” “böl yönet” “dış destek” “her yol mübah”… neye başvursa çıkış yolu bulamıyor. O nedenle kendi kuyusunu kazdığını düşündüğü herkese ve her yere saldırıyor.
Karşımızda toplumu yoksullaştırmakla kalmayıp, eşit haklar ve özgürlükler taleplerini işine geldiği gibi bastıran, emperyalizmin taşeronluğu ve kapital hegemonyası uğruna yaşam alanlarını ve doğayı talan eden ve bu yolla siyasal islam hayallerini gerçekleştirmeyi hedefleyen tek adam yönetiminin keyfiyetine bağlanmış bir yönetim anlayışı var.
Öğrenci Bakanı istifaya davet edemez, Baro Başkanı Adayı Avukat yandaş Yargıç ve Savcılardan hesap soracağız diyemez, Gazeteci yansız haber yapamaz, Mühendis eleştiremez, bilim insanı sessiz, üretimden gelen gücünü kullanamayan işçi emekçi ve de kaderine terk edilen emekli, kadın genç herkes tepkisiz ve biat modunda yaşamak zorundadır.
Ama hiyerarşik ve güç odaklı eşitsizlikleri meşrulaştıran, kurumsallaştıran tüm devlet kurumları tek adamın talimatlarıyla dilediği konuda dileği yerde dilediği gibi ahkam kesebilir; yaşam tercihlerine, kökenine, dinine, cinsiyetçi türcü ayrımcılığına göre hedef tahtasına serbestçe vurabilir, korunması gereken kültürel tarihsel ve doğal değerlerimizi ise millilik ve yerlilik adına sorgusuz tarumar edebilir…
Bu serbestiyet ve keyfiyet nedeniyledir ki yerleşimlerdeki öngörüsüzlüklerin ve planlama ilkelerine aykırılıkların bir sonucu olarak seller, yangınlar, depremler, hortumlarla can ve mal güvenliğimiz de ortadan kalktı.
Rant uğruna dağını, taşını, tarım alanlarını, su kaynaklarını, ormanlarını, kentlerini hiçe sayan bu doğa talanının Antalya’da da had safhada olduğu hepimizin malumu. COP 31 BM iklim zirvesine ev sahipliği yapacak olan Antalya bu koşullarda olsa olsa İklim krizine neden olan uygulamaların laboratuvarı olarak kullanılabilirdi.
Sahili, ormanı, su kaynakları, falezleri korunması bir tarafa kendine uygun bulduğu her yere işgalciden farksız yol ve yöntemlerle çöken turizm ve rant düşkünlüğü anlayışı, şimdilerde Boğaçayı yatağındaki Liman sevdasından sonra dere yatağının biraz daha yukarısında binlerce konut yapmakta sakınca görmeyen TOKİ’nin “çılgın projesi”, KİPA’sı DOKUMA’sı ile varsa yoksa merkezi yönetim ve yerel yönetimlerin bu bütünün birer parçaları olarak “riskli ama gelir getirici”, “betonlaştırıcı ama cazibe merkezi”, “tepeden inme ama ortak akılla” yukarıdan aşağıya kente karşı işlenen böylesi suçlarla hemhal olmak, çaresiz bırakıldığını hissetmek, saymaya kalktığınızda takip edilemeyecek kadar sayfaları dolduran uygulamaların muhatabı olarak ilan edilen kent sakinleri için son derece ızdırap verici olmalı.
https://antalyakentyazilari.blogspot.com/2022/05/antalyada-kuresel-isinmama-hareketleri.html
Antalya örneği de ortaya koyduğu gibi İklim krizine neden olanlar bu krizi çözemez… Çözüm toplantılarından dahi rant devşirmek isteyenlerin bu süreçte ne samimiyetinden ne de toplumsal olanda yana katkıda bulunacaklarından söz edebiliriz. Biliyoruz ki bu kriz hepimizi hedef alıyor ama en çok da en korunaksızlarımızı, en yoksullarımızı, belki de en masumlarımızı vuruyor. Kuşkusuz ki onların failleri iklim adaletini hiçe sayanlardır.
Kepez’in bir sokak arasında konteynerlere sıkıştırılmış işçilerin hayatlarını içine çeken hortumun veya yağmur sularının neden bu kadar sık yaşam alanlarımızı tehdit eder, canlarımıza kast eder hale geldiğine mi yanacağız, yoksa emeğini satarken ülkenin en korunaksız ve güvencesiz şartlarda çalıştırılan ve asgari barınma imkanları dahi tanınmayan emekçilerini ve güvenli koşullarda yaşamasına imkan tanınmayan yurtaşları mi dert edeceğiz, yoksa bu düzenin topyekün iflah olmayan, daha fazla kazanma ve daha çok güç elde etme uğruna yaşam alanlarımızı çekilmez hale getiren rantiyecilerine mi öfkeleneceğiz ?
Ve nihayet bütün bu yaşananları takdiri ilahi deyip başımıza daha neler gelebileceğinin merakıyla mı ömürlerimizi tüketeceğiz ?
Şimdi COP 31 nedeniyle “Emek, Kent ve Doğa İçin İklim Adaleti” çağrısında bulunan
“İklim Adaleti Forumu” ile “Halkların İklim Zirvesi” çatıları altında toplanan seslere kulak verme zamanı…
Sahi neydi Cumhuriyet ? Anayasasından önce, ayrımcı, dışlayıcı, ötekileştirici dayatmalara karşı tüm yurttaşlarının toplumsal olandan yana ihtiyaçları, hak ve özgürlükleri için insan ve doğa kıyımına son verecek, kendi kendimizin sesi olma irademizi, dayanışmamızı ve umudumuzu ortaya koymak değil miydi ?