Kant’tan Atatürk’e Aklın Özgürleşmesi - 2
FICHTE: AKILDAN EĞİTİME, BİREYDEN MİLLETE
Johann Gottlieb Fichte (1762–1814), Kant’ın açtığı düşünce yolundan hareket eden Alman idealizminin ilk büyük sistem filozoflarından biridir. Ancak Kant’ın özerk bireyi Fichte’de daha etkin bir özneye dönüşür.
Fichte’nin insanı yalnız dünyayı seyreden bir varlık değildir. Eylem yapan , irade gösteren ve kendisini etkinliği içerisinde gerçekleştiren bir varlıktır.
Napolyon’un Prusya’yı yenilgiye uğratmasının ardından 1807–1808 yıllarında Fransız işgali altındaki Berlin’de verdiği Alman Ulusuna Söylevler, onun felsefesinin eğitim ve millet sorunuyla birleştiği önemli bir dönemeçtir.[5]
Fichte’nin karşısındaki soru artık yalnız “İnsan nasıl özgürleşir?” değildir. Aynı zamanda “Bir millet eğitim yoluyla kendisini nasıl yeniden kurabilir?” sorusudur.
Fichte’ye göre yenilmiş bir toplumun yeniden ayağa kalkmasının temel araçlarından biri eğitimdir. Eğitim yalnız geçmişten gelen bilgileri çocuklara aktarmamalı; kişiliği ve iradesi gelişmiş, toplumuna karşı sorumluluk taşıyan insanlar yetiştirmelidir.[5]
Burada Kant ile Fichte arasında önemli bir geçiş görülmektedir. Kant’ın merkezinde kendi aklını kullanan birey, Fichte’nin merkezinde ise, eğitim yoluyla kişiliğini geliştiren ve aynı zamanda millî topluluğun parçası olan birey bulunmaktadır.
Fichte’nin millî eğitim anlayışını daha sonraki Alman militarizmi veya otoriter eğitim modelleriyle özdeşleştirmek doğru değildir. Daha sonraki siyasal hareketlerin onun bazı kavramlarını kullanmış olmaları, Fichte’nin eğitim felsefesini bu sonuçlara indirgemeyi haklı çıkarmaz.[5] Bizim konumuz açısından Fichte’nin asıl önemi başka yerdedir: Eğitim artık yalnız bireye bilgi veren bir kurum değil, yeni insanın ve yeni toplumun kurulmasının araçlarından biridir.
JOHN DEWEY: ÖZGÜR AKILDAN YAŞAYAN OKULA
John Dewey (1859–1952), Kant ve Fichte gibi Alman idealisti değildir. Amerikan pragmatizminin önde gelen temsilcilerindendir. Fakat onun eğitim anlayışında Aydınlanmanın düşünen ve sorgulayan birey idealinin farklı bir biçimde devam ettiği görülür.
Dewey açısından okul, çocuğun yalnız hazır bilgileri ezberlediği yer olmamalıdır. Eğitim deneyimle, hayatla, problem çözmeyle ve demokratik toplumla ilişki içinde olmalıdır.
Böylece düşünce çizgimizde önemli bir gelişme meydana gelir: Kant: Kendi aklını kullan. Fichte: Eğitim yoluyla kendini ve toplumunu kur. Dewey: Yaparak, yaşayarak ve problem çözerek öğren.
J.Dewey’nin Cumhuriyet Türkiye’si bakımından özel önemi, buradadır. Artık yalnızca felsefî bir benzerlikten söz etmiyor oluşumuzdur. Çünkü Dewey 1924 yılında Atatürk’ün çağrılısı olarak Türkiye’ye gelmiş, Türk eğitim sistemi üzerinde incelemelerde bulunmuş ve önerilerini raporlaştırmıştır. Raporlarının 1925’te Maarif Vekâleti Mecmuası’nda yayımlandığı, daha sonra birleştirilerek 1939’da Türkiye Maarifi Hakkında Rapor adıyla basılmıştır.[6]
Dewey’nin eğitim düşüncesinde öğretmen merkezî bir yere sahiptir. Öğretmenlerin iyi yetiştirilmesini ve çalışma şartlarının geliştirilmesini savunmuş; eğitim sisteminin amaçlarından programlara, öğretmen yetiştirmeden okul yapısına kadar geniş bir alanda önerilerde bulunmuştur.[6]
Burada Kant–Atatürk karşılaştırmamız açısından önemli bir ayrım ortaya çıkmaktadır: Kant ile Atatürk arasında doğrudan bir düşünsel etkilenmeyi belgeleyemiyoruz; Dewey ile Cumhuriyet Türkiye’si arasında ise somut bir tarihsel temas ve eğitim politikalarına yönelik doğrudan öneriler bulunmaktadır.
ATATÜRK: AKLIN TOPLUMSAL PROGRAMA DÖNÜŞMESİ
Atatürk düşüncesinin ayırt edici özelliklerinden biri, akıl ve bilimin yalnız teorik kavramlar olarak bırakılmamasıdır. Akıl ve bilim yeni toplumun kuruluşunda kullanılacak temel ölçütlerdir.
Atatürk’ün 22 Eylül 1924 tarihli Samsun konuşması bu nedenle yalnız bilimi öven güzel bir söz olarak okunmamalıdır. Konuşmanın bütünü daha derin bir bilim anlayışı ortaya koymaktadır. Atatürk, bilim ve tekniğin her an geliştiğini özellikle belirtmekte; binlerce yıl öncesinin bilimsel hükümlerini değişmez kurallar gibi bugüne uygulamanın bilimin içinde bulunmak anlamına gelmeyeceğini söylemektedir.[2]
Burada savunulan yalnızca bilgi değildir. Savunulan, bilginin gelişebilir ve değişebilir olduğunu kabul eden eleştirel akıldır.
İşte Kant’ın Sapere aude! çağrısı ile Atatürk’ün bilim anlayışı arasındaki en dikkat çekici düşünsel paralellik burada ortaya çıkmaktadır. Kant, insanı otoritenin düşünsel vesayetinden kurtarmak ister. Atatürk ise toplumu dogmatik ve değişmez bilgi anlayışının vesayetinden çıkararak çağdaş bilimsel düşünceye yöneltmek ister.
Cumhuriyetin eğitim hamlesi de bu nedenle yalnızca okul sayısını artırma hareketi değildir. 3 Mart 1924 tarihli Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile eğitimin birleştirilmesi, öğretmen yetiştirme politikaları, eğitim programlarının yeniden düzenlenmesi ve Dewey gibi yabancı eğitim uzmanlarının Türkiye’ye davet edilmesi, daha kapsamlı bir toplum tasavvurunun parçalarıdır.[6]
Burada Cumhuriyetin hedeflediği birey belirginleşmektedir: Sorgulayan fakat sorumluluktan kaçmayan; özgür fakat toplumundan kopmayan; bilimsel düşünen fakat yalnız teorik bilgiyle yetinmeyen çağdaş yurttaş.