Samimiyet ile Laubalilik arasındaki ince çizgi
Samimiyet, insanlar arasında güven ve sıcaklık kuran değerli bir bağken, laubalilik bu bağın ölçüsünü kaçırıp, saygısızlığa dönüşmesidir. Samimiyet; içinde ölçü ve saygı barındırır. İnsanlar karşılarındakilerin sınırlarına saygı duyar. Samimiyet, doğaldır. İçten, yapmacıksız ve güven veren bir yakınlık sağlar. Samimiyette mesafe bilinci vardır. Hangi ortamda nasıl davranılması gerektiği bilinir.
Laubalilik de ise sınır aşımı vardır. Laubali insanlar, karşı tarafın kişisel alanını ve hassasiyetlerini umursamaz. Ölçüsüzlük; ciddiyetsiz, lakayt ve hadsiz bir rahatlık içerir. Laubalilik rahatsızlık verir. Çünkü karşı tarafa değer vermeyen bir vurdumduymazlık taşır. Aralarındaki farkı anlatan ilginç tarihi anekdotlar da vardır. Çünkü samimiyet ile Laubalilik arasındaki denge, tarih boyunca, devlet adamlarından sanatçılara kadar pek çok kişinin imtihanı olmuştur.
YAVUZ SULTAN SELİM VE ŞAH İSMAİL
“Safevi Hükümdarı Şah İsmail, Yavuz Sultan Selim’e samimiyet sınırlarını tamamen aşan, içinde hakaretimiz ögeler ve pis kokulu maddeler bulunan bir hediye sandığı gönderir. Bu laubaliliğin ve saygısızlığın diplomatik halidir.
Ama Yavuz Sultan Selim, devlet vakasına yakışan bir samimiyet ve incelikle karşılık verir. Karşı tarafa içinde en kaliteli gül lokumlarının olduğu değerli bir sandık gönderir. Sandığın içine de şu meşhur notu iliştirir: “Şah İsmail, herkes yediğinden ikram eder.” Sınır aşımına, seviyeyi düşürmeden verilen muazzam bir sınır dersidir. “
DİYOJEN VE BÜYÜK İSKENDER
“Dünyanın hâkimi Büyük İskender, Korint’te yaşayan ünlü filozof Diyojen’i ziyaret eder. İskender filozofa samimi bir lütufta bulunmak ister. Diyojen’in kaldığı fıçının başına gelerek, “Benden bir arzun var mıdır?” Diye sorar. Gücün getirdiği hafif bir üstten bakma hali vardır. Diyojen, karşısındaki kişinin unvanına kapılmadan, kendi sınırını ve yaşam alanını koruyarak, tarihe geçen o cevabı verir: “Gölge etme, başka ihsan istemem.” Bu anekdot, samimiyet teklif eden güce karşı bile “kişisel alan” sınırının nasıl korunması gerektiğinin en yalın sembolüdür. “
İNCİLİ ÇAVUŞ VE FRANSA KRALI
“Osmanlı’nın zekâsı ve nüktedanlığıyla bilinen elçisi İncili Çavuş, Fransa sarayında ağırlanırken, bir diplomatın, laubali bir sorusuyla karşılaşır. Fransız diplomat, İncili Çavuş’un kıyafetlerini ve tarzını hafifçe küçümseyerek, biraz da laubali bir tavırla sorar: “Osmanlı Devleti, sizin gibi rütbesi düşük, basit adamları mı elçi olarak gönderir?” İncili Çavuş hiç istifini bozmaz, samimi ama tokat gibi bir cevap verir: “Osmanlılar, adama göre adam gönderirler.” Bu nükte, samimiyetin arkasına gizlenen laubali saldırganlığın sınırını anında çizen bir zekâ ürünüdür. “