Kim Deli? Kim Akıllı?
Kendini sınırlamak ile dolu dolu yaşamak arasındaki fark, “akıl” ve “delilik” kavramlarına hangi pencereden bakıldığına göre değişir.
Toplum kurallarına ve mantığa sığınanlar diğerlerini “deli” sanırken, anı yaşayanlar sınırları çizenleri “korkak” olarak nitelendirir. Her iki yaklaşımın da hem artıları hem de felsefi dayanakları vardır.
Kendini sınırlamak: Mantıklı mı, korkaklık mı?
Antik Yunan’daki “Stoa Felsefesi”, zihinsel huzuru ve ahlakı “öz disiplin” ile bulur. Aşırı arzulardan ve anlık zevklerden kaçınmak, acıyı önlemenin anahtarıdır. Bu yaklaşım, kendini kontrol altında tutmayı över.
Sınırlarını çizenler dışarıdan “korkak” veya “sıkıcı” görülebilir. Ancak uzun vadede hayatlarını felaketlerden korudukları için toplum gözünde “akıllı” kabul edilirler. Mesela; bütçesini sarsmamak için lüks bir tatilden vazgeçen ya da kalbini korumak için kimseyle derin bağ kurmayan biri bu gruba örnektir.
Peki ya dolu dolu yaşamak; özgürlük mü, yoksa delilik mi?
Epikürcülük felsefesi, hayatın amacının zihni huzursuzluktan arındırmak ve haz (sağduyulu mutluluk) olduğunu savunur.
Varoluşçuluk felsefesine göre ise Sartre, “Evrenin nesnel bir anlamı olmadığını, hayatı anlamlı kılacak olanın bireyin kendi eylemleri ve tercihleri olduğunu” söyler.
Sınırları aşan, kural tanımayan ve bedellerini düşünmeden risk alanlar, hayatın tadını çıkardıkları için kendilerince “en akıllıdır.” Ancak sonuçlarını hesaplamadıkları anlık kararlar yüzünden toplum onları “deli” olarak yaftalar. Örneklersek; bütün parasını hayalini kurduğu dünya turuna harcayan veya âşık olduğu için toplumun tüm yargılarına meydan okuyan biri bu gruba dahildir.
“Zamanınız sınırlı, bu yüzden başkalarının hayatını yaşayarak onu boşa harcamayın. Sizi aşağı çeken insanların gürültüsünün, kendi iç sesinizi duymanızı engellemesine izin vermeyin.” diyen Steve Jobs da bu görüştendir.
Durum aslında değer yargılarına göre değişir:
Başkalarının penceresinden bakıldığında; geleneklere meydan okuyarak, sınırları yıkarak yaşayan kişi “deli”dir.
Kendi penceresinden bakıldığında ise toplumun dayattığı sınırlamalar içinde, kendi isteklerini baskılayarak, korkuyla yaşayan kişi “deli”dir. Hayatı doyasıya deneyimlemeyen bir ömür, boşa harcanmış demektir.
Bana kalırsa kendini sınırlamak; başkalarını memnun etmek için hayallerinden vazgeçmek, kurallar silsilesine boğulmaktır. Kendini sınırlayanlar, toplumsal normlara uyup “ne derler” diye düşünerek yaşam enerjisini tüketirler.
Dolu dolu yaşamaksa; risk almak, hata yapmaktan korkmamak ve hayatın getirdiği her anı hissetmektir. En güzel tarafı da anın tadını çıkarıp, kendi doğrularından taviz vermemektir.
Toplumsal normlara göre deli sayılanlar aslında “özgür ruhlardır.” Sisteme körü körüne bağlı olan “akıllılar” ise kendi hayatlarını yaşayamazlar.
Dostoyevski, bir delinin ruh hâlini anlattığı kitabını “delinin” şu sözleri ile bitiriyor:
“Ben, senin söylemek isteyip de söyleyemediğin sözleri söyledim. Yapmak isteyip de kendini tuttuğun şeyleri yaptım. Sen ‘akıllı!?’ olduğun için yavaş yavaş kendini öldürürken, ben hayatı dolu dolu yaşadım. Sence ben ‘deliyim...!’ Ama bence de sen bir ‘ölüsün!’”
Buna bütün kalbimle katılıyorum. Yaşayan bir ölü olmaktansa, hayatı dolu dolu yaşamak daha akıllıca değil mi?