LOKUMA SİNEK KONDURMA oyununda en şanslı olan da, KAKIRT DÜŞMANI denecek, KAKSIMIŞ bir yemeği aç kurt gibi yiyecek kadar da pisboğaz olan da oydu. (Bir sandık lokum getirirdi bu satırları yazan, okulun avlusuna. Teneffüslerde oyun için kaçar kuruşsa parasını vererek, birer lokum alırdı oyuna katılanlar, dizerdi sandığın üstüne. Uçan bir sinek kimin lokumuna konarsa o toplardı tüm lokumları.( Kakırt koyunun kuyruk ve iç yağının kavrulması sonucu kalan gevrek posasıydı. Yufka ekmek arasında tatlı ve iştah açıcı olurdu. +Kaksımak da yemeklerde ‘bozulmak’ anlamındaydı. Arçelikler yoktu o yıllarda, olsa olsa ‘telçelik’ler vardı. Yani tel dolaplar… (En kabadayısı bu dolapların bugünkü yemeği bozulmadan ancak yarına saklar…)

 

MADEM yenilecek içilecek şeylerden söz açıldı KARAHASIL’ı, BAHAR’ı (akbahar), TOPANA’yla doğranıp bir tokatta BÖRTÜLEN AK FASİLLE’yi de anmalı. (Karahasıl,bakliyatın; bahar, bazı bazı rahatsızlıklarda şekerle kaynatılıp fincan fincan ve sıcak sıcak içilen bir baharatlı bitkinin,; topana,bir tür koca bıçağın; börtme, bir TOKAT’ta azıcık haşlamanın; akfasille, en büyük nimetimiz kuru fasulyenin ; tokat, bir büyükçe tencerenin adıydı. Geçen sayfalarda sanırım anıldı.)

 

ÇIKILAN avlarda tavşan mavşan yanı sıra kuşlarla da karşılaşılırdı: KARABATAK, İBİBİK, ALAĞBIŞ, ISIRGAN değişik özellikleri olan kuşlardan anımsanan adlardı. Sırasıyla karabatak, karaydı+ ibibiğe ÇAVUŞ ya da BALTABAŞ da denirdi+ alağbış, konuşmayı beceren bir yapıdaydı (muhabbet kuşu ya da papağan gibi)+ ısırgan, yaramaz bir küçük kuştu. “Bir ava çıktım. Ben ısırganı değil ısırgan beni avladı!” diye, DAĞIMSIZ TUZSUZ Mevlit’in sözünü ettiği ısırgan da bir ot’tu tabi. Şu alternatif tıbbın mucize otlarından… Haşlanarak, börek yapılarak yenen; kaynatılıp suyu içilen ısırgan… Söylediği sözün yerini zamanını düşünmeden konuşan, dolayısıyla da sık sık potlar kırıp çamlar deviren, gülünç durumlara düşen Mevlit’in lakabıydı ‘dağımsız tuzsuz’. Yerini bulmayan ‘deyim’ anlamındaydı belki. Dağımsız=deyimsiz, Tuzsuz da sözünün yavanlığı yerine miydi?

 

YILLAR sonra bir gün karşılaştığınız köylünüz size: “ÖYLE DURURSUN YA A HOCA!” dese, bu sizin hiç yaşlanmadığınız anlamında bir iltifattır, şaşırıp koymayın hatır! Arapçanın hamilesi YÜKLÜ idi o zamanda, o köylerde. İKİ CANLI da derlerdi o saygıdeğer anne adaylarına. Yemelerinde içmelerinde daha ısrarlı, daha dayatmacı olurlardı. Bir dedikleri iki olmazdı. Yeni doğum yapmış loğusalara da EMZİKLİ denirdi. O devirde bebeler, sadece ana sütüyle emzirilerek beslenirlerdi. Ne hazır mamalar vardı, ne de eczane; yakın çevrede ne hemşire vardı ne de Zeynep Ebe’den başka ebe, Cafer Ağa’nın kardeşi, yukarı mahallede… Hastane nerde, Sağlık Ocağı nerde?.. Yoktu hiçbiri. Askerlikte sıhhiye erliği yapmış DOKTUR RAFİK’ten başka bir tıp doktoru olmadığı gibi. Yani Rafik’in doktorluğu askerliğinden kalmaydı. Acil Servis’ti, sağ olsun, çağrılan her yere canla başla giderdi.

 

NE olur “BİR MATAH mı bu yazılanlar?” denmesin!.. (değeri olmayan insan, mal, eşya için kullanılırdı bu matah.) Zaten bunları yazan da kendisini bir matah olarak görmüyor. İstiyor ki bugün birçok kişinin sözlüğünde olmayan bu sözcüklerin günümüzden yarım yüzyıl önce kullanıldığını bilsin gençler.

 

ATTALOS’tan ADALYA iken nasıl ANTALYA olmuşsa ilimiz; SELİNTİ=PAZARCI iken Atatürk’ün bizzat verdiği emirle nasıl GAZİPAŞA olmuşsa ilçemiz; ve köyümüz… İNCEAĞZI’dan İNCEAĞRI iken HASDERE nasıl olmuşsa yasalar gereği; zaman, yazılı ve görsel basın yayın ve eğitim etkisiyle çoğu yitmiş o deyişlerin ve saltanatı başlamış şimdikilerin. Bu yazılar da yağı olur belki elli küsur yıl sonra o günlerde kullanılan sözcük irkintilerinin. İstendi ki bilinsin!.