Tarık Akan Karanlık Güçlere Karşı Verdiği Kararlı Mücadeleyle Sonsuza Kadar Güzel Hatırlanacak
"La batalla de Chile" (1975–1978), "Argentina, 1985" (2022), "Ruhlar Evi -La casa de los espíritus-The House of the Spirits" (1993), "Haysiyet Kolonisi- Colonia-Colonia Dignidad" (2015), "No" (2012), "Resmi Tarih-La Historia Oficial" (1985), "Olimpo Garajı -Garage Olimpo" (1999), "Machuca" (2004), "Neruda" (2016) , "Hâlâ Buradayım-Ainda Estou Aqui" (2024), "Missing-Kayıp" (1982), "El Conde-Kont" (2023), "Ölüm ve Genç Kız -Death and the Maiden" (1994) Güney Amerika’daki Faşizm dönemlerini kıyısından köşesinden de olsa beyazperdede canlandırmayı deneyen, kimi bunu başaran, kimi de bu konuda ne yazık ki çok etkisiz kalan filmlerden sadece birkaçıdır...
Frank-Walter Steinmeier, 12 Şubat 2017'de bin 253 üyenin katıldığı Federal Seçiciler Kurulundaki oylamada 931 oyla seçilip, 19 Mart 2017'den beri Almanya'nın cumhurbaşkanı olan Alman politikacıdır.
'Colonia Dignidad' adlı film, yakın tarihte işlenen insan hakları suçlarıyla ilgili bir yüzleşmenin kapısını aralamıştı...Özellikle de Federal Almanya Cumhuriyeti için… Bu film gerçek bir hikâyeden yola çıkıyordu. 'Colognia Dignidad' yani Haysiyet Kolonisi çocuk tacizi suçlamalarından dolayı Almanya'dan kaçan Paul Schäfer tarafından 1961'de Şili'de kurulmuş bir komündü. Söz konusu yer, aynı zamanda diktatör Augusto Pinochet döneminde Dina (Şili'nin istihbarat teşkilatı) tarafından bir işkence merkezi ve kimyasal silah geliştirme merkezi olarak da kullanılmıştı.
Film her ne kadar başrollerdeki Almanya'nın küresel çaptaki en ünlü oyuncusu Daniel Brühl (Daniel) ve Emma Watson (Lena) arasındaki aşk hikayesi ile başlayıp Amerikan sinemasına has son anda kurtarma sahneleriyle nihayet bulsa da, koloniye dair anlatılanlarla, çarpıcı görüntüleri ve gerilimi artıran kurgusuyla şok etkisi yaratıyor. Tıpkı Nazileri ya da toplama kamplarını anlatan dönem filmlerinin bıraktığı türde bir etkiyle ayrılıyorsunuz filmden. Bunun nedeni hiç kuşkusuz olup bitenin gerçek olduğunu bilmenizde yatıyor. Ayrıca filmin sonunda Şili'deki Alman Büyükelçiliği'ne sığınan filmin kahramanlarının Büyükelçi eliyle Paul Schäfer ve Pinochet'ye teslim edilmeye çalışılması da izleyicideki rahatsızlığı iyiden iyiye artırıyor.
Kısacası, konu içinde barındırdığı bazı siyasi tercihler ve diplomatik ihmaller nedeniyle de son derece tartışmalı.
2017'de Almanya Cumhurbaşkanı seçilen ve bir dönemin Almanya Dışişleri Bakanı Frank Walter Steinmeier, Almanya Dışişleri Bakanlığı'nda 26 Nisan 2016'da yapılan film özel gösteriminde 'Colonia Dignidad' kurbanlarıyla bir araya geldi ve dönemin diplomatlarının, Dışişleri Bakanlığı'nın konuya dair sorumluluklarını tartışmaya açtı.
Steinmeier film gösterimi sonunda yaptığı konuşmada, sanatın her zaman siyasetten bir adım önde olduğunu ve siyaseti harekete geçirmek konusunda önemli bir işlev gördüğünü söyledi. Alman Dışişleri Bakanı,'Colonia Dignidad'ın Alman diplomasisi için beyaz bir sayfa olmadığını, yaşananların 60'lardan 80'lere uzanan yakın bir dönemi içine aldığını ve konuyla yüzleşmede henüz istenen adımların atılmadığını ifade etti. Bunun için Dışişleri Bakanlığı'nın meselenin üzerine kararlılık ve şeffaflık ilkesi içinde gitmesi gerektiğini belirten Steinmeier, bundan ders çıkarılmasının şart olduğunu vurguladı.
Gösterime katılan filmin yönetmeni ve Oscar ödüllü yapımcısı Florian Gallenberger ise, filmi yaparken tarih dersi vermeyi amaçlamadıklarını ilginç bir konuyu sinemanın diliyle aktarmayı ve 'Colonia Dignidad' kurbanları adına bir iz bırakmayı hedeflediklerini söyledi. Gallenberger, filmi izleyenlerin konudan etkilenerek, kurbanlar için harekete geçtiklerini bunun da bir filmden fazlası anlamına geldiğini ifade etti.
Steinmeier, Bakanlığına yöneltilen 40 yıl boyunca çocuk tacizleri, işkence ve çeşitli insan hakları ihlallerinin yaşandığı bir komünün neden Alman diplomatlarca görmezden gelindiği sorusunu şu sözlerle yanıtladı:
"Bununla ilgili doğrudan bir cevap bekleyen açıkçası hayal kırıklığı yaşayacaktır. Çünkü bunun nedeni hem kişilerde hem de dönemin dayattığı tercihlerde yatıyor."
Federal Almanya Başbakanı-Şansölyesi Willy Brandt'ın Avrupa'da yumuşama ve birlik düşüncesini yaymaya çalıştığı bir dönemde, dünyada dost ve düşman kavramlarının keskin çizgilerle ayrıldığı Soğuk Savaş rüzgarlarının estiğini belirten Steinmeier sözlerini şöyle sürdürdü:
"Diktatör Pinochet'nin güçlü dostları vardı ve bu dostların önceliği özgür değerleri ayaklar altına alan askeri bir diktatörlükle mücadele değildi. Bunun yerine komünizm tehdidine karşı bir kale inşa etmekti. Siyasi özgürlükler ve insan hakları üniversitelerde ve belirli siyasi çevrelerde konuşuluyordu. Ama Avrupa'daki Dışişleri Bakanlıklarında değil; onlar daha çok kendi kolonyal miraslarıyla haşır neşirdiler, Almanya da dahil olmak üzere. Belki 1977'de Şili'de görevli Alman Büyükelçi'nin şu ifadesi dönemi daha iyi anlamak açısından faydalı olur. Büyükelçi ziyaret ettiği 'Colonia Dignidad' ile ilgili şunları söylüyor: ‘Aşırı düzenli ve temiz...Domuz ahırlarına varıncaya kadar."
Alman Dışişleri Bakanı,'Colonia Dignidad' dan kaçan insanların Alman Büyükelçiliği tarafından yeniden koloniye gönderildiğini, bu yüzden bazı üyelerin kaçtıklarında Alman Büyükelçiliği yerine Kanada gibi başka büyükelçiliklere sığındıklarını ekledi. Bununla birlikte Steinmeier, Koloni hakkında etraflı ve güvenilir bilgileri, yine o dönemlerde elçilikte çalışan bazı cesur diplomatlar yoluyla öğrendiklerini de sözlerine ekledi...
Bakan, 80'lerde Şili'de görev yapan diplomat Dieter Haller'in ‘Sürekli esaret altındaki kurbanlar’ adlı bir rapor hazırladığını ve o raporda koloni için ' Herhalde Theresienstadt ( Çek Cumhuriyeti'ndeki Nazi toplama kampı) böyle görünüyordu' ifadesini kullandığını kaydetti.
Alman Bakan,'Colonia Dignidad' kurbanları önünde saygıyla eğildiklerini belirtti ve ilk adım olarak, konuyla ilgili üzerinde 30 yıl gizlilik kararı bulunan diplomatik raporların gizlilik kararını 20 yıla indirdiklerini söyledi.
Steinmeier böylece 'Colonia Dignidad' ile ilgili Dışişleri Bakanlığı'nda bulunan tüm raporların bugün itibariyle kamuoyuna ve incelemeye açıldığını duyurdu. Bakan ayrıca sivil toplum ile iş birliğine giderek olayın etraflıca aydınlatılması ve kurbanlara yardım için çalışma grupları kurulacağını bildirdi.
'Colonia Dignidad'dan kaçan ilk kurbanlardan biri olan ve toplantıda söz alan Wolfgang Kneese, koloniden kaçtığı 1966'dan beri kurbanların sesini duyurmaya çalıştığını ifade etti. Kneese, fotoğraflar ve tanıkların anlattığı hikayelerin dünyada infial yarattığını ancak bunun ne çözüme ne de yaraların sarılmasına katkı sağladığını söyledi. Paul Schäfer'in işlediği suçlar nedeniyle ancak 2006'da hapse atılabildiğini belirten Kneese, şimdiye kadar tepkilerinin bir duvara çarpıp geri döndüğünü, ancak şimdi Dışişleri Bakanlığı'nın girişimiyle çözüme daha yakın olduklarını ifade etti.
Wolfgang Kneese ayrıca, Schäfer'in 2010'da ölmesinin ardından dahi koloninin dağılmadığını belirterek, kolonide yaşayan insanların normal yaşama adapte olabilmesi için sosyolojik ve psikolojik desteğe ihtiyaç duyduklarını kaydetti...
HEM YILMAZ GÜNEY HEM TARIK AKAN TÜRK SİNEMASI'NDA DÖNÜM NOKTASIDIR...
Türkiye'deki Faşizmin zirve yıllarını anlatan filmlerin büyük çoğunluğu henüz ne yazık ki çevrilmedi...Bu konuda yapılmış en değerli filmlerden biri "Sestir...
Ses (1986), yönetmenliğini Zeki Ökten'in, senaryo yazarlığını Fehmi Yaşar'ın üstlendiği, başrollerini Tarık Akan ve Nur Sürer ‘in paylaştığı politik ve dram türündeki Türk sinema filmidir...Filmin konusu: Siyasi nedenlerle hapse giren ve 6 yıl boyunca ağır işkencelere maruz kalan genç bir adam (Tarık Akan), özgürlüğüne kavuştuktan sonra hem fiziksel (bir kolu sakat kalmıştır) hem de zihinsel yaralarını sarmak için bir Ege sahil kasabasına yerleşir.
Tarık Akan, 12 Eylül 1980 askeri darbesinden sonra, 1981 yılının başlarında Almanya’da yaptığı bir konuşma nedeniyle Türkiye’ye dönüşünde önce gözaltına alınmış, sonra da gözdağı vermek için tutuklanmıştı...
Müjdat Gezen olayı şöyle anlatmıştı: "Tercüman Gazetesi'nin attığı yalan yanlış başlık yüzünden oldu" bu tutuklanma...
Tarık Akan Almanya'daki olayın görgü tanığı olan Hürriyet Gazetesi yöneticisi Nezih Demirkent'ten olayın aslını duyurmasını, gerçekte ne olup bittiği konusunda tanıklık yapmasını ister...Ancak maalesef Nezih Demirkent Tarık Akan'ı cezaevinden kurtaracak ifadeyi polise vermeye bir türlü yanaşmaz...
Tarık Akan sorgu sürecini "Anne Kafamda Bit Var" adlı kitabında şöyle anlatmıştı:
"Sen Yılmaz Güney mi olmak istiyorsun?" "Yılmaz Güney olmak istemiyorsan neden Yılmaz Güney'le birliktesin?" "Neden Yılmaz Güney'e yardım ediyorsun?" "Senin dinin var mı? "Kelime-i şahadet getir", "Namaz kılıyor musun? “Oruç tutar mısın?", "Uyuşturucu kullanıyor musun?", "Hangi örgüttensin?", "Sosyal demokrasi nedir?", "Sosyalizm nedir?" "Komünizm nedir?", "Karl Marx'ı anlat bize!", "Zeki Ökten'in Sürü filmini neden yaptın?" "İkisini de Yavuz Özkan'ın yönettiği Maden ve Demiryolu" gibi filmlerde neden oynuyorsun?", "Bu vatana neden ihanet ediyorsun?"
Tarık Akan 1979 yılında İzmir'de Nâzım Hikmet'in doğum yıl dönümüne katıldığı ve Barış Derneği’ne üye olduğu için de suçlandı...Yani mahkemeye verildi...Spor salonunda yapılan o doğum yıl dönümüne binlerce insan katılmışken bir tek Tarık Akan'a dava açılmıştır.
Tarık Akan, 1980 darbesinden sonra, Almanya'da yaptığı bir konuşma sonrası yurda dönüşünde tutuklandı ve 2,5 ay cezaevinde kaldıktan sonra beraat etti...
Tarık Akan Nazım Hikmet uyarlaması yönetmen Başar Sabuncu'nun "Yolcu" filminde de (1993) baş rolü Müjde Ar ile üstlenmişti...
Tarık Akan ve Türkan Şoray'lı "Berdel" (1990) iş insanı Vehbi Koç'un özel isteğiyle çevrildi; film Türkiye'de nüfus artışına karşı bilinç oluşturmayı hedefledi; Berdel yılın en az seyirci toplayan filmleri arasında başı çekti...
Türkiye Aile Sağlığı ve Planlaması Vakfı toplumsal cinsiyet eşitliği temelinde cinsel haklar ve üreme hakları alanında faaliyet gösteren öncü bir sivil toplum kuruluşudur. 1985 yılında Vehbi Koç önderliğinde kurulan ve Ocak 1986'da resmi çalışmalarına başlayan vakıf, bireylerin yaşam kalitesini artırmayı hedefler. Özellikle kadınlar, ergenler ve gençler gibi hassas grupların sağlık ve haklar konusundaki farkındalığını güçlendirmeye odaklanır.
Vehbi Koç, hızlı nüfus artışının Türkiye'nin kalkınmasını engellediğini iddia ederek aile planlaması çalışmalarına öncülük etmiştir. Bu alandaki liderliği nedeniyle 1994 yılında Birleşmiş Milletler ‘den (BM) Dünya Nüfus Planlaması Ödülü'nü almıştır.
"Dünya Nüfus Artışını Önleme" konusundaki çalışmalarından dolayı "Dünya Nüfus Planlaması Ödülü" Türkiye Aile Sağlığı ve Planlaması Vakfı (TAPAV) adına Vehbi Koç' a 14 Haziran 1994 tarihinde Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri, Boutros Boutros Ghali tarafından Cenevre'de düzenlenen bir törenle verildi.
Vehbi Koç daha 1970'li yılların başında, Türkiye'nin gelişmesini geciktiren, ekonomik büyümesini engelleyen en önemli sorunlardan birinin hızlı nüfus artışı olduğunu görmüş, konu üzerine eğilmişti.
Koç'a göre bir asır içinde nüfusu 7 misli büyümüş bir toplum olarak bu sorun herkesi düşündürmeliydi. Vehbi Koç kendi sözleri ile bu konuda ki görüşlerini şu şekilde ifade etmişti:
" ...Bugün yılda 400 bin kişiye, yarın 700 bin kişiye iş bulma ihtiyacımız var. Bugün yılda 400 bin konut, yarın 500-600 bin konut inşa etmemiz gerekiyor.
Hızla artan nüfus karşısında konut, okul, hastane ihtiyacı yetmiyor. Bu bakımdan nüfusumuzun kalkınmamızla ahenkli bir şekilde artması gayemiz olmalıdır..."
Amerika seyahatinde konuyu uluslararası ilgili kuruluşlarla görüşen ve yardım vaadi alan Vehbi Koç, 1984 yılında "Türkiye Aile Sağlığı ve Planlaması Vakfı" 'nın kuruluşuna öncülük etti.
Not: Yılmaz Güney "Ağıt “la 1972 Venedik Film Festivali'nde, "Sürü" ve "Düşman “la Berlin Film Festivali'nde, "Yol “la Cannes Film Festivali'nde Türk Sineması'nın en önemli temsilcisi olarak alkışlanmıştı...
AYDINLATICI 2 KİTAP
"Şah'ın Bütün Adamları: Bir Amerikan Darbesi ve Ortadoğu'da Terörün Kökenleri" adlı kitabında Amerikalı Stephen Kinzer CIA’nın 1953’te İran’da kotardığı darbenin ibret verici ayrıntılarını gün ışığına çıkarmıştı...
Yoksul halkın seçtiği, demokrasiye ve anayasaya bağlı Musaddık’ın trajik öyküsünün yanı sıra, İngiltere ve ABD’nin dış politikalarının inşa süreçleri de bu kitapta bir casus romanı üslûbuyla anlatılmıştı...
Bu kitap ayrıca ABD'nin Afganistan ve Irak gibi ülkelerde ne tür faaliyetler yürüttüğü hakkında da fikir veriyordu...
Stephen Kinzer, "Darbe: Hawaii'den Irak'a Amerika'nın Rejim Değişiklikleri Yüzyılı" adlı kitabındaysa “Rejim değişikliği çabaları”nın Başkan George W. Bush’la başlamadığını konu aldı...
Bu çabalar yüz yılı aşkın bir süredir Amerikan dış politikasının ayrılmaz parçası olmuştu. Hawaii monarşisinin 1893’te alaşağı edilmesinin ardından, tüm 20. yüzyıl boyunca ABD'nin hoşuna gitmeyen yabancı ülke hükümetlerinin devrilmesine devam edildi...Amerika Birleşik Devletleri, kendi politik ve ekonomik hedeflerine engel olarak gördüğü hükümetleri hiç tereddüt etmeden yıktı geçti...
2003 Irak istilası en sonuncusu ama Amerika’nın bu tür operasyonlarının sonu değil. "Darbe"de Stephen Kinzer kralları, başkanları, başbakanları iktidardan devirmeyi kendine vazife edinen cüretkâr Amerikalı politikacıların, küstah ajanların, saldırgan komutanların ve paraya doymayan iş adamlarının hikâyesini anlatıyordu...
Amerika’nın uzun rejim değişikliği çağı Hawaii’de başlayıp Küba, Porto Riko ve Filipinler’in Amerikan idaresine geçmesi ile sonuçlanan İspanyol-Amerikan Savaşı’yla hızlandı. Amerika, ardından Nikaragua ve Honduras başkanlarının iktidardan devrildiği darbeleri hazırladı ve yönetti.
Daha sonra başlayan Soğuk Savaş hesaplaşması, Amerika’nın tüm dünya olaylarına Sovyetler Birliği ile rekabet gözlüğünden bakmasına sebep oldu. Bu dönemde, Güney Vietnam başkanının katledilmesiyle, İran, Guatemala ve Şili’deki demokratik yönetimlerin iktidardan düşürülmeleriyle sonuçlanan örtülü operasyonlar düzenledi.
Son yıllarda, Grenada, Panama, Afganistan ve Irak’ta olduğu gibi istila hareketleri rejim değişikliklerinin temel aracı haline geldi.
Stephen Kinzer "Darbe" adlı kitabında tüm bunları belgelemişti...
İran (1953), Türkiye (1960), Brezilya (1964), Türkiye (1971), Şili (1973), Arjantin (1976), Türkiye (1980) askeri darbelerinin arkasındaki itici güç / destek hep ABD'ydi...Arjantin'de ABD destekli askeri darbe döneminde (1976-1983) cunta elemanlarının öldürttüğü masum insan sayısı 30 bine ulaşmıştı...
"Şah'ın Bütün Adamları" yazan: Stephen Kinzer
Hilal ve Yıldız; İki Dünya Arasında Türkiye adlı kitaplarla tanınan gazeteci Stephen Kinzer bu kez, CIA'nın 1953'te İran'da kotardığı darbenin ibret verici ayrıntılarını gün ışığına çıkarıyor.
Yoksul halkın seçtiği, demokrasiye ve anayasaya bağlı Musaddık'ın trajik öyküsünün yanı sıra, İngiltere ve ABD'nin dış politikalarının inşa süreçleri de bir casus romanı üslubuyla anlatılıyor. Bunların ötesinde, Stephen Kinzer, bugün Ortadoğu'da hüküm süren ve ABD'nin terörist olarak adlandırdığı oluşumların kökenini yarım yüzyıl önceki İran'da arıyor. Ortadoğu'nun, İran'ın ve Batı'nın hem dününü hem de bugününü anlamak için temel bir kitap...