Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) tarafından, Antalya’da 'Batı Akdeniz Yerel Medya Buluşması' düzenlendi.

CHP Medya ve Halkla İlişkilerden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Burhanettin Bulut’un öncülüğünde; Antalya, Bursa ve Isparta'dan yerel basın temsilcileri ile ulusal basın temsilcilerini bir araya getiren etkinlik Antalya Crowne Plaza Otel’de gerçekleştirildi.

Batı Akdeniz Yerel Medya Buluşması'nın açılış konuşmaları için CHP Antalya İl Başkanı Nail Kamacı, Antalya Büyükşehir Belediye Başkan Vekili Büşra Özdemir ve CHP Genel Başkan Yardımcısı Burhanettin Bulut art arda kürsüye geçti.

Antalya'da 'Yerelde Gazetecilik' Konuşuldu
Açılışın ardından günün ilk söyleşisine geçildi. CHP İzmir Milletvekili Tuncay Özkan’ın moderatörlüğünü yaptığı panelde Antalya Gazeteciler Cemiyeti (AGC) Başkanı İdris Taş, Burdur Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Kürşat Tuncel, Çağdaş Gazeteciler Derneği Akdeniz Şube Başkanı Ceren Deniz ve gazeteci Bora Tüfekli yer aldı.

Panelde konuşan CHP İzmir Milletvekili Tuncay Özkan, "'Biz bunu bir reklam olarak sunuyoruz. Buradaki bilgileri biz denetlemedik. Siz de ona göre okuyun' başlığıyla sunma gibi dünyada çok yaygın olan uygulamaları bizde göremiyoruz. Biz de bunun yerine daha çok bunun bir reklam olduğunu saklayan, okuyucuya göz kırpan, 'ya sen anlarsın' anlayışı var. Bu tamamen sermaye sınıfıyla gazeteci görünümlü ajansların birlikte yürüttükleri bir şey. Bunun ne özgürlükle ne gazetecilikle alakası yok. Ama çok önemli bir şey söylediniz. Eğer halk tepki göstermezse halk talebini dile getirmezse... Biz parlamento dışı denetim organı diyoruz medyaya. Kamusal güç olması sebebiyle. Yani ne yapacak? Belediye başkanını denetleyecek, milletvekilini denetleyecek. İktidarı denetleyecek. Onların bütçe harcamaları üzerinde neler yaptığını denetleyecek. Tepkisiz bir toplum ne yapar? Yani ben talep ediyorum. Ne talep ediyorum? Özgürlük, haber alma hakkı, doğru haber talep ediyorum" dedi.
"Kentteki Kamu İlanlarının Büyük Çoğunluğu Ulusala Gidiyor"
Resmi ilan dağılımının yerelden çok ulusalın lehine olduğuna işaret eden Antalya Gazeteciler Cemiyeti Başkanı İdris Taş, "Genel Antalya'yı özetleyecek olursak, bizim gerçekten ciddi sorunlarımız var ama bizi çok üzen, yararlayan belli başlı konuları dile getirmek istiyoruz. Bu kentte sosyal güvenlik kurumu ilanlarının, icra ilanlarının, kamu kurumlarının ilanlarının yüzde 25'inin Antalya'daki kent gazetelerine ve haber sitelerine dağıtılması gerekiyor. Yani bu yapılmadığı için genelde ulusallara geliyor. Çok az miktarda kentteki gazetelere ve haber sitelerine gidiyor. Bu gerçekten de büyük sıkıntı. Oysa ki bu ilan bu kentte, bu kentin artı değeri. Tamam 100 milyona kadar kentteki gazetelere, haber sitelerine dağıtılsın. 100 milyon ve üzerine elbette o zaman eşit miktarda pay yapılabilir. Ama maalesef bugüne kadar bu böyle devam ediyor. Biz bunu her platformda dile getiriyoruz. Çünkü bu kentin ekmeğini bu kentte yaşayan, haber üretenler yemeli. Antalya gazetecilik anlamında İstanbul ve Ankara'yı saymazsak İzmir'den sonra şu anda en büyük meslek örgütü" ifadelerini kullandı.
Gazetecilik Meslek Yasası ve Yerel Basının Çıkmazları
Burdur Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Kürşat Tuncel, konuşmasına sosyal medyaya dikkat çekerek başladı, meslek yasası eksikliğine değindi ve yerel gazetelerin sorunlarını aktardı:
"Instagram'ın artık haberlerde takip edildiği bir dönüşümü yaşıyoruz. Tüm bu dönüşümlerde dönüp dolaşıyoruz maddi sorunlara. İkincisi meslek yasamız yok. Düşünebiliyor musunuz? Bir kuaför bile bir iş yeri açarken belli standartlar var, istediği yere açamıyor. Başkanlarımız burada Eczacı Odası, Baro, bütün bu meslek sahiplerinin okul bitirmeleri, diploma almaları yetmiyor. Ama gazetecilerin Türkiye'de bir yasası bile yok. Bir mevkute beyannamesi Başsavcılığa. O konuda çok özgürüz. Yani bir yayın açma konusunda dünyadaki en özgür ülkelerden birisiyiz. Onu da veren veriyor, vermeyenin takip edildiği yok. Ama gelelim içini doldurmaya yani o görevi icra edilmesi noktasında maalesef çok sıkıntılar yaşıyoruz.
Yerele geri dönecek olursak bizim en büyük sıkıntılarımızdan biri şu; 'Okunmuyorsunuz'. Bize para vermeyenler, yerel yönetimler, odalar. Resmi ilan alan gazeteler bundan 30 yıl öncesine kadar iyi kötü idare ediyorlardı. Ama resmi ilanların düşüşüyle birlikte maliyetlerin artması, dolar döviz kurlarıyla birlikte iş döndürülemeyince, resmi ilanlar da yetmeyince gazeteceler kıvranmaya başladı.
Yerel gazeteler Anadolu'da, küçük yerlerde, Antalya'da yine iyiydi ama orada da tasarruf tedbirleri sonrası güç kaybedildi, o güne kadar düşünmedikleri sorunlarla karşı karşıya kaldılar. Yerel yönetim, reklam veren sizin gücünüze bakmak istiyor. Mesela büyük firmalar aslında reklam ajanslarıyla anlaşma yaparken yerel basın da içinde var ama insiyatif alıyorlar Türkiye'de yerel basının iyi olduğu yerlere ağırlık veriyorlar."
Yerel medyanın 15 yıllık süreci anlatıldı
Panelde söz alan Çağdaş Gazeteciler Derneği Akdeniz Şube Başkanı Ceren Deniz, bölge medyasının son 15 yıllık sürecine doğrudan tanıklık ettiğini belirterek şu ifadeleri kullandı:
“Bölge medyasının son 15 yılına önce bölge muhabirliği, ardından editörlük ve daha sonra bölge temsilciliği yaparak bizzat tanıklık ettim. Bu süreci giderek güç kaybederek, her cephede mevzi kaybederek yaşadık. Önce gazeteler kadro küçülttü, ardından yerel televizyonlar küçüldü, ulusal gazetelerin bölge ekleri kapandı. Bu küçülme ajans kadrolarında revizyonlara yol açtı. Matbaaların kapanmasıyla birlikte baskı işi tekelleşti.
YAYSAT ve yerel dağıtım kanalları piyasadan çekildi, böylece dağıtım da tekelleşti. Gazetelerin bazı bayilere öğle saatlerine kadar ulaşamadığı sağlıksız bir dağıtım sistemi ortaya çıktı. Ardından Basın İlan Kurumu’nun yönettiği bir süreçle Antalya’daki yerel gazetelerin sayısı 11’den 6’ya düşürüldü. Bu değişiklikle resmi ilan pastasından daha fazla pay alınacağı söylendi. Ancak faaliyetine devam eden gazete imtiyaz sahiplerinin aktardığına göre beklenen düzeyde bir rahatlama sağlanmadı.Kısacası mesleğimizin etrafındaki çemberin giderek daraldığı bir dönemden geçiyoruz.”

Sorunların temel nedenleri sıralandı
Ceren Deniz konuşmasında yaşanan küçülmenin nedenlerine de değinerek
“Aslında bu dramatik küçülmenin ve güç kaybının birkaç temel nedeni var. Birincisi ekonomik sıkıntılar. Matbaa ve yayın masraflarının yanı sıra Basın İlan Kurumu’nun getirdiği ek yükler, meslektaşlarımızı ciddi biçimde sıkıştırıyor. Bir diğer neden, sansür ikliminin hâkim olduğu, demokrasi parametrelerinin giderek zayıfladığı bir ortamda halkın haber alma hakkının öncelik olmaktan çıkarılmasıdır.” diye konuştu.
"Kriz kapımızda"
Başkan Deniz, medyada yaşanan dönüşüm sürecine de değinerek konuşmasını şu sözlerle sürdürdü:
“Üçüncü neden ise bir çağ dönüşümüne denk gelmiş olmamız. İnsanların haber alma yöntemleri değiştikçe yayıncılık modelleri de değişti. Konvansiyonel medyadan haber sitelerine, oradan dijital platformlara ve bugün yapay zekaya uzanan bir sistemle karşı karşıyayız. İnsanlar artık bir prompt yazarak haber akışını takip edebiliyor.
Bu yeni düzende çok sayıda sosyal medya hesabı ortaya çıktı. Ancak bu mecralarda profesyonel bir haber dilinden söz etmek mümkün değil. Çünkü bu yayınların odağında haber değil reklam var. Trendler reklam için takip ediliyor. Yapılan şey daha çok CEO yayıncılığı, clickbait içerikler ve tık avcılığıdır.
ÇGD Yönetim Kurulu üyemiz Erdem Duru’nun doktora çalışmasına göre, reklam ajansı gibi çalışan bu haber dilinden uzak yayınların 6 ila 10 yıl içinde tekelleşmesi riski bulunuyor. Algoritmalar küçük olanı görünmez kılıyor, büyük olanı daha da öne çıkarıyor. Krizin kapıda olduğunu söylediğimiz nokta tam olarak burası. Medyanın bununla tek başına mücadele etmesi çok zor. Sektörel bir regülasyona ihtiyaç var. Aynı zamanda medya okuryazarlığının güçlenmesi ve halkın teyitli haber talep eder hale gelmesi de büyük önem taşıyor.”
İletişim Fakültelerinde Yeni Eğilim: Gazetecilik Yerine Fenomenlik
İletişim fakültelerinde Radyo Televizyon Sinema okuyanların oyuncu, Gazetecilik okuyan öğrencilerin de sosyal medya fenomeni olmak istediklerini ifade eden Gazeteci Bora Tüfekli, "Bireyselliğin ve haberden ziyade reklamın öne çıktığı, keşke sadece reklam öne çıksa, reklamdan ziyade şantajcılığın öne çıktığı bir medya anlayışı ile ne yazık ki karşı karşıyayız. Bence bu işin anahtarı iletişim fakültelerinde. Radyo Televizyon Sinema öğrencilerinin oyuncu olmak istediği, Gazetecilik öğrencilerinin sosyal medya fenomeni olmak istediği bir iletişim fakültesi mantığından bahsetmek lazım. Gazeteci olmak isteyen çok az. Çocuklar haksız da değil, korkuyorlar. İş verenlerine bakıyorlar, onların zorlandığını gören bir kuşak da gazetecilikten giderek uzaklaşıyor" şeklinde konuştu.
"Sınırlarda Vize Sorunuyla Karşılaşmamamız Gerekiyor"
Panelde AGC Başkanı İdris Taş, gazeteciler için yeşil pasaport talebini yineleyerek, "Yurt dışında kardeş medya köprüleri kuruyoruz. Dolayısıyla da bir haber yapacağımız zaman, gri pasaport bazı ülkelerde geçmiyor, yeşil pasaport elzem. Nasıl ki Gazetecilik Hak ve Sorumluluk Bildirgesi'nin 3. maddesi dil, din, ırk, mezhep, renk ayrımı olmaksızın tüm halkları gözetir ve saygı gösterir, bu ayrılmaz bir maddedir. Dolayısıyla gazetecilerin bakış açısı evrenseldir. Evrenselde haberleri yaparken, Gazetecilik Hak ve Sorumluluk Bildirgesi'nde tüm dünyadaki gazeteciler eş değerken bizim sınırlarda vize sorunuyla karşılaşmamamız gerekiyor" ifadelerini kullandı.

Ulusal Basın Temsilcilerinden Dijital ve Yazılı Basında Gazetecilik
Öğle arasının ardından gerçekleşen söyleşide ise gazeteci Hilal Köylü dijital gazeteciliği, gazeteci Deniz Zeyrek yazılı basında gazeteciliği ele aldı. Söyleşinin moderatörlüğünü Burhanettin Bulut üstlendi.

CHP’li Bulut’tan Medya ve Demokrasi Vurgusu
CHP'li Burhanettin Bulut moderatörlüğünü yaptığı söyleşi bölümünde şunları dile getirdi:
"Çözmek için en mükemmelini ararsınız ama en mükemmeli bulmak uzun sürüyor. O yüzden ortak ve basit noktalardan ilerlemek gerekiyor. Ben kendi meslek alanımdan örnek vereyim. Gaye ve Ayşe ile uzun süre eczacılarla çalıştık. On yıl boyunca meslek yasası üzerinde çalıştık. Yaklaşık yirmi madde tartışıldı, örgütler görüş bildirdi. Sonunda dört madde yasalaştı. Bu dört madde meslek açısından disiplin getirdi. ‘Yardımcı eczacı’ kavramı ortaya çıktı. Eczane sahibinin bir sermaye grubu yerine çok eczacılı eczaneler oluşmaya başladı. Biz de on yıllık emeğimizin karşılığını aldığımızı düşündük. Bu nedenle bölgesel toplantıların faydalı olacağına inanıyorum."
"Güçlü Yerel, Güçlü Ulusalı Sağlıyor"
"Hep yerelde, ulusalda sorunlar yokmuş gibi görünse de aslında her meslek alanındaki sorun yerele kalmıyor ulusala yansıyor. Güçlü bir yerel, güçlü bir ulusalı sağlıyor. Tersi de mümkün. Arkadaşlarımız kendi meslek alanlarında yaşadıklarını aktaracaklar. Öğleden önce kutuplaşma sorusu da gündeme geldi. Bir aile içinde bile düşmanlık yaratabilen kutuplaşma bazen birleşmeye de vesile olabiliyor. Cumhurbaşkanlığı sistemi iyi tarafından bakılırsa farklı partilerin bir araya gelmelerini sağladı, daha da genişlemesini sağlayabilirdi. Örneğin Milliyetçi Hareket Partisi ile AK Parti’nin ittifakı bunun örneği. Yine MHP'nin DEM Parti üzerindeki söylemlerini hepimiz duyuyoruz. Bunların sadece Türkiye'nin geleceği açısından bir politik söylem olmadığı kanaatindeyim. Yakın zamanda yapılacak seçim için de bir hesap, plan var. Ama olumlu görmek lazım. Olumsuz tarafı şu; uzun yıllar boyunca AK Parti hep kutuplaşmadan beslendi. Böylelikle Cumhuriyet tarihinin en uzun iktidarı oldu. Şimdi de bunu yapmaya çalışıyor ama bu büyü 31 Mart seçimlerinde bozuldu. Yenilmez denilen Adalet ve Kalkınma Partisi ilk defa 3. parti oldu, 47 yıl sonra Cumhuriyet Halk Partisi birinci parti oldu. Oradaki aslında sihirli sözcük 'Türkiye İttifakı'ydı."
"Kutuplaşmayı Özellikle Politik Olarak Çözmemiz Gerekiyor"
"Cumhuriyet Halk Partisi altı oku ile Türkiye’yi kucaklayan bir parti. Sadece muhafazakar görüşlerin ya da sadece milliyetçi görüşün çok ötesinde herkesi, tüm anlayışı kapsayan ama Atatürkçülüğü, Cumhuriyetçiliği, demokratlığı öne alması itibariyle yeterli görülen bir kavram. O nedenle bizim iktidarımız halinde bu kutuplaşmayı özellikle politik olarak çözmemiz gerekiyor. Yani bize ait bir gazete, bize ait bir televizyon; hem gazeteciliğe, hem basına, hem demokrasiye vurulan en büyük darbedir. Böyle bir şeyin olmaması gerekir. CHP iktidarında vaatler gerçekleştirilirken kutuplaşmaya dayalı bir başlangıç yapılmaması gerekiyor."
"Dijital Gazeteciliğin İklimini Yaratmak Gerekiyor"
"Enerji alanında da, ekonomi alanında da dünya değişiyor. Yazılı basının gücü azalıyor. Bu nedenle birçok gazete online’a geçti, YouTube kanalları açıldı, Facebook yayınları başladı. Bu bir realite ve oralarda etkin olan figürler var. Yani mesela siyasetçiler, işte daha çok bağıralım istiyorlar. Kim bağırsa daha çok beğeni alıyor. İnsanlar oraya doğru yöneliyor. Ya da işte 'tomaya kafa atmak' bir marifet oluyor falan ama burada unutulmaması gereken evet, günün şartlarına göre uymak gerekiyor. Bazen popüler siyaset yapmak gerekiyor ya da popüler gazeteci yapmak gerekiyor. Bunların hiçbirine bir itirazı yok ama bunun bile bir şartı olması lazım. Bunun bile iklimini yaratmak lazım. Bugün Türkiye’de maalesef böyle bir iklim yok."

Fatih Altaylı ve Tele1 Örneği
"YouTube'da televizyondan daha fazla izlenimi olan Fatih Altaylı var. Ya Fatih Altaylı niye cezaevine atıldı? Yani Fatih Altaylı neden bugün bu halde, neden ailesinden o kadar zaman uzaklaştırıldı? Ya da Tele1. Siz Tele1'e, Merdan Yanardağ'a soruşturma açıyorsunuz, daha o soruşturma tamamlanmadan Tele1'e kayyım atıyorsunuz. Bu kabul edilebilir bir şey değil. Yani tüm bu, dünyadaki gelişmeleri ifade etmeden önce önce bunları konuşmak ve bunların olmadığı ya da hukukun olmadığı bir yerde diğer tartışmaların çok kıymeti olmadığı kanaatindeyim."
"Gazeteciliği Bitiren Bugünkü İktidardır"
"Suçluyu ararken suçlu bugünkü iktidardır. Hangi siyasi görüşten olursan ol. Hangi tarafta siyaset ya da görüş savunan olursan ol, gazeteciliği bitiren bugünkü iktidardır. 'Efendim muhalefet de kutuplaştı!' Ya kardeşim ne yapsın? Koca bir kitle orada hayat bulamıyor. Hayat bulamayınca burada bir şey yapmaya çalışıyor. Ama burada da korkutucu adaletsizlikler var. Cumhuriyet’te çalışan bir arkadaşımızın maaşı ile bir TV’de çalışan gazetecinin maaşı bir değil. Futbolcu transferi gibi büyük paralar verilen yerlerin sonuçta hiç de iyi yerler olmadığı ortaya çıkıyor. Kara paranın dahil olduğu bir sistemde emekçi ezilir. Sonuç itibariyle bunları çözmek lazım."
Hilal Köylü: "Medya Çöküşün Öncelikli Kurumu Değil, Daha Dirençliydi"
Söyleşide Gazeteci Hilal Köylü, Türkiye’de kurumların çöküş sürecinde medyanın öncelikli kurum olarak görülmesine katılmadığını belirtti. Medyanın patronaj yapısı, kuşaklar arası sorgulayıcı tavır ve dijital mecraların yükselişi üzerine değerlendirmelerde bulunan Köylü, genç gazetecilerin teknolojiye hâkimiyetinin umut verici olduğunu vurguladı. Köylü'nün açıklamaları şöyle:
“Türkiye'de bütün kurumlar çürürken acaba öncelik medya mı verildiler tartışması başladı. Yasama, yürütme, yargı, medya. Medya 4’üncü güç olarak tanımlandı. Ama o yargıdaki çürüme ortaya çıkması biraz daha geç algılandı ya da geç fark edildiği için ilk önce medya çöktü denildi. Halbuki medyanın çökmesi yasamanın, yürütmenin, yargının çökmesinden çok sonra geliyor. Aslında medya o anlamda çok daha dirençli bir tavır da sergiledi diyebiliriz. Niye? Medyanın patronajı ve çalışanları arasında her zaman fark vardı. Örneğin de bizim kuşak diyeyim.
Ben 70’ler kuşağı diyorum. İşte şu anda bizim kuşak hep iktidarda hem muhalefette hem medyada çok daha öne çıkan kısımlar var. Bizim kuşak sormayı ve sorgulamayı da seven bir kuşak aslında. Mesela biz şunu sorduk. Dedik ki Genel Kurmay izin verirken siz koşa koşa temsilciler olarak, halk diyor ki ‘gazete patronları olarak niye koştura koştura gidiyorsunuz?’ Niye biz Genel kurmayı söylediklerini satır satır yazıyoruz? Yani bir dakika eleştirelim dedik. Bunu eleştirelim dediğimiz için de farklı gazeteler çıktı. O zaman gazeteler etkindi. Soralım, sorgulayalım dediğimiz için alternatif medya çoğaldı. Birileri tabii yine Genel Kurmay başkanı bunu dedi. Böyle söyledi. Ne yapalım yani? İşte oradaki tartışmayı çok uzatmak istemiyorum.
Oradaki tartışmalardan Türkiye'de askeri vesayet var bilmem ne biz bunu kaldıracağız diyen de gümgür gümgür gelen bir AK Parti iktidarı vardı. Yani şimdi de hala söylen bu. Biz askeri vesayeti kaldırdık. Öyle bir şey var mı? Var. Ama bu kaldırırken ne oldu? Orada ordu da bir anlamda çökme yaşadı. Şu söylemek istiyorum. Medya doğruyu söyleme ihtiyacını hep kendinde hissetti. Gerçeği anlatma ihtiyacını hep hissetti. Baktı patronaj kesin olduğu başka yere yöneldi.
Orada bir teslimiyet var. Başka bir alana kaydı. Bence bu kurumların çökmesi sürecinde medyanın öncelikli olduğu fikrine katılmıyor onu söyleyeyim. Bir kere Türkiye'de o kuvvetler ayrılığı yerle bir olurken aslında daha sıkı duran medyaydı. Daha sıkı durduğu için de baskıların hedefi oldu. Sansürün hedefi oldu.
Kayyumun hedefi oldu. İşsizliğin yoksulluğun hedefi oldu. Öyle bir sürecin içine geldik ve biz canlı tanıkları da olduk. Ben mesela işte yazılı basında deneyimim oldu. Tam aslında güzeldi. Televizyon deneyimim de oldu. O da çok öğreticiydi. Harikaydı. İyi, kötü, doğru, yanlış anlamda. Çünkü ben ne kadar iyiyi, doğruyu, güzeli, çirkin görürsem topluma anlatma olasılığını da o kadar yüksekti. Yeni bir pencere açılmıştı. Sonrasında işte bir yabancı basın deneyim oldu. O da hani karşılaştırmalı Türkiye ve dünya meselesini görme açısından çok faydalıydı. Sonrasında da ben de işsizlik olarak alınamıyorum. O tanımlaya katılmıyorum.
İşsiz gazeteciler, serbest gazeteci olduğu tanımlamasına katılmıyorum. Gazetecilerin çoğu çok farklı arayışlara girdiler ve isteyen istediği yerde ya da kendini daha iyi ifade edebileceği platformda kendini gördüler. Ha ben bunu yapabiliyorum diyen yaptı orada. Yapamayan da başka bir alana yöneldi. Kimisi işte Instagram'da çok başarılı oluyor. Kimisi başarı da kime göre? Neye göre?
Yabancı basın deneyimimden sonra ben aslında bir yurt dışı planım vardı. Gidip yerleşecektim. Her şey tamamdı. Kitap yazacaktım. Ciddi de bir süreçten geçti. Hani yirmi sekiz Şubatları gördük. Hep beraber AK Parti'nin iktidarı gelişini gördük. Sonra orada ciddi bir oyla gelişimi gördük. Anılar vardı. Medyanın çöküşü vardı. Çok da umutsuzdum. Mesleğin hani ileriye dikmesi anlamında. Çünkü sistem çok tıkanmıştı.
Beni umutlandıran üç dört tane stajyerin isim olarak üç dört kişiler ama ben onları çok sessiz kahramanlar diyorum. Dediler ki bilelim biz sizden çok şey öğreniyoruz. Ne yapabiliriz dedim. YouTube'u beraber açalım. Biz bunu iki bin yirmi üç seçim öncesi açacaktık. Dedim ki ya dedi bu çocuklar siz de boşu boşuna emek harcamış olursunuz. Orada zaten işte çok fenomen olmuş televizyon figürleri var. İyi de yapıyorlar. Aslında seçimin önüne girseydik belki çok daha iyi şeyler yapardık. Çünkü bu çocuklar 20 ve 25 yaş arasında çocuklar ve inanılmaz şekilde umut veriyorlar.
Şöyle ki teknolojiyi çok iyi biliyorlar. İşte nasıl ses, nasıl işte kaç dakika konuşulmalı? Anons nasıl olmalı? Girmeyi, çıkmalı. Biz bir anlamda toplum olarak bu kuşağı da teknolojideki gelişmeleri öğretmişiz. Bir de böyle kafası çok açık gençler de var. O arada gençlerin çoğu da siz hiçbir şey bilmiyorsunuz diye bastırılmış, siyasetten kopmuş, medyadan kopmuş, aileden kopmuş, hayattan kopmuş bir gençlik de var. Ben bir tekrar tekrar düşünmeye başladım. Bizim o başlamamız seçim sonrasına ancak kalabildi.
Teknoloji anlamında hazırlık. Biz böyle YouTube şeyinin macerasına başladık. Ama burada hiçbir şekilde reyting kaygısı olmayacak. Hiçbir şekilde işte izlenme kaygısı olmayacak. Ve işte biz sadece bir şey söylüyoruz mesela CHP'ye yakın gazeteci. Bilmeyecek niye CHP'ye yakınlığım olsun? Ben AK Parti'ye daha yakınım. Niye? Çünkü 2002’den beri AK Parti'yi birebir izliyorum. Diplomasisini izledim, eğitimini izledim, sağlığını izledim, çevre haberlerini yaptım, kültür haberlerini yaptım, siyasette her alanında onları takip ettim. Yok bir şey yapılıyor.
Dijitalde çok yeni bir platform. Çok bambaşka bir alan. Öğretici, işte biz öyle çıkalım, fenomen olalım gibi. O çocuklarda da öyle kaygının olmaması beni acayip derecede rahatlattı. Halen çok umut veriyor… Ha gelir meselesini herkes soruyor. Gelir sağlanabiliyor. Hiç kimse kazanamıyoruz diyor. Mesleğiniz bu sizin sonuçta. Ben ciddi gelir sağlanmanı düşünüyorum. Hatta gelir sağlanamıyoruz, kazanamıyoruz gibi bir şey yok. Bu bir yalan… kazanamayan olabilir. Onu bilmiyorum ama biz o üç dört arkadaşa yani asgari ücretin üstünde para kazanıyor çocuklar. Ve çok mutlular.
Şöyle keselim, şöyle biçelim, şöyle koyalım. Onların biraz böyle hani fırsatı verince çok da ilerlediğini de gördüm. Hatta bana da bazen format atıyorlar. Bir de AK Parti'den şöyle bahsettin. Nasıl bahsedeyim diyorum. Biz şunu hiç görmedik, duymadık. O bir etkileşim süreci var. O anlamda çok mutlu olduğum bir süreç... Benim için öğretici de bir süreç oldu. Hani yazılı basın, televizyon, yabancı basın. Sonrasında ben biz dijitalde ne işimiz var? Hani ben televizyoncu değilim çünkü haber yapmışım. Televizyondan daha popülerler. Şimdi Tuncay Özkan'ın biz kitaplarını okuduk ama Tuncay Özkan Kanal D'de çok daha bomba isim oldu.
Tuncay Özkan'ın Uğur Mumcu cinayetiyle ilgili ‘Evren Değerleri’ yazdığı kitabı okuyup altını çizer isimleriz biz. Tuncay Özkan, Kanal D'nin genel yönetmeni olduğunda açıklıyor. Tuncay Özkan'la Susurluk'taki ayrıntıları bizim yazamadığımız, bulamadığımız, çizemediğimiz derin devletle bağlantıları var kesin. Ajanlık aletleri o casusluktan alabilirler sizi. Televizyonun etkisi bambaşkaydı tabii. Ben 15-20 yıl televizyonda çalışsaydım ne olurdu? Düşünün. Neler olurdu? Televizyon etkisi tabii sosyal medya platformunda yansıdı.
Bu her mecra iyi değerlendirildiğinde etkin suç olabileceğine inanıyorum. Bugün sosyal medya dışı bugün Twitter olur. Elon Musk Trump'la beraber iş birliği yapıyor. Trump'ın çok yakın olsun dediği devlet başkanlarıyla iş birliği yapıyor. Ağ tutmalar devreye gidip giriyor. Orası kapanır. Başka bir mecra açılır. Bu söylüyorum. Bizde bir kapı kapanır, bir kapı açılır. Meselesi noktasında iyimserim bittiğini, olduğunu, iyi gittiğini düşünmüyorum.
İletişim tarihi dersi aldığım için de son derece mutluyum. Herkese bir iletişim tarihi kitabı var. Onu tavsiye ediyorum. İletişim hiç ölmeyecek, kaybolmayacak bir sistem. Çünkü bugün biz insanoğlunu hani bir araya getiriyor, ayırıyor, kutuplaştırıyor, bölüyor, birleştiriyor. Belki biri de başka organizmalar için de faydalanacak. CHP'nin de AK Parti'nin de iletişime verdikleri önemin anlamı farklı. Kutuplaşmadan bir şey geliyor. Gelir geliyor. Nasıl bir gelir geliyor?
Topluğu bölünüyor. İki kişi kavga ediyor. Oradan biz kendi seçimimizi konsili de ediyoruz. Bunlar kavga etsinler. Bir partinin içinde Aykut Kaya'yla Cavit Arı kavga ediyor. Biz buradan kazanırız diye kavgaya oynanıyor. Orada o kutuplaşmayı iyi yönetmeyi de öğrendi iktidar cephesi. İletişimde açıkları var mı? Var. Şöyle ki işte dünya hızla ilerlerken işte bu dijital platformlar, teknoloji hızla giderken şunu da ortaya çıkardı. Mevcut Türkiye'deki sistem gençleri nasıl? Cumhurbaşkanı diyor ki bizden önce bu dolabı yoktu.
Bizden önce araba yoktu, bizden önce halı yoktu, su yoktu. İşte bunu söyleyebiliyor. Ya da ama burada topluma yakalamış olan, toplumda iyi iletişim kurmuş gazeteciler, siyasetçiler diyor ki gülüp geçebiliyor. O hızlı dünya size yaptığınız hatayla yüzünüze vurabiliyor o anlamda o dijitalin gelişmesi bence çok önemli. Dendi ki Ankara'da Mahsur Yavaş su sıkıntısı, ölüyorlar, yollar çok kötü, beter… Ama vatandaşlar da aynı anda refleks de geldi. Onlar kendi mahalleleri gibi iyi sattılar. Ama karşı taraf ne dedi? Kardeşim yok böyle bir şey. Sularımız akıyor. Ben her gün yayında dedim ki Ankara'da nerede su akmıyorsa yazın. Liste yaptık. Çok nadir belli bölgelerde o boru hatlarının değiştiği yerde onu tespit ettik. Öyle bir şey çıktı. Yani bu gelişen dünyanın ciddi handikapları olduğu kadar iyi getirileri de var. Fırsatlar var.
Gündüz oturumunda medyanın içinde bulunduğu sorunlar, işte ilah sorunları, siyasetçilerin hep böyle medyayı kendi yanına çekme çabası o hep var olan bir şey. Eğer bir gazeteci zaten sürekli sabah akşam Burhanettin Bey harika, muhteşem diyorsa o zaten şöyle aslında itiraf yapabilirsek ‘evet’, bu fena değil.”
Deniz Zeyrek'ten Antalya'ya Ankara Benzetmesi: "İlk Defa Bu Kadar Negatif Enerji Hissettim"
Antalya’daki söyleşide yaptığı konuşmada şehirde ilk kez bu kadar yoğun bir negatif enerji hissettiğini ifade eden Gazeteci Deniz Zeyrek, gazeteciliğin esasının platformdan bağımsız olduğunu vurguladı. Ayrıca 1980 darbesi sonrası yaşanan sendikasızlaştırma sürecinin gazeteciliğe büyük darbe vurduğunu, AK Parti döneminde ise devlet kaynaklarıyla medya gruplarının oluşturularak basının büyük ölçüde iktidar kontrolüne geçtiğini kaydetti.
Deniz Zeyrek söyleşide şu ifadeleri kullandı:
“Antalya'da ilk defa bu kadar negatif enerji hissettim. Yani Antalya'ya genelde böyle Türkiye'nin sitesinden uzaklaşmak kaçmak için gelirler. Kafalarını boşaltmak için gelirler… Ben bu sefer gerçekten şehirde bir negatif enerji hissettim yani. Demek ki artık Antalya'da bizim Ankara'da yaşadığımız o sıkıcı günleri yaşamaya başlamış, ülkenin mevcut koşulları Antalyalıları da maalesef bize yaklaştırılmış Ankaralılara yaklaştırılmış.
Öncelikle bu tespitimi paylaşmak istiyorum. Ben şunu söyleyebilirim. Her meslekte aslında aynı şey vardır. Siz mesela biraz önce kendi mesleğinizden bahsettiniz ve bir de meslek kanunu için çabaladığınızdan bahsettiniz. Bizde de öyledir. Hangi platform olursa olsun… Ben dijitalde de çalışıyorum, televizyon kanalında da çalışıyorum, bir gazete de çalışıyorum. Bir gazetenin Ankara temsilciyim. Bir televizyon kanalında uzantısı olarak iki programa katılıyorum. Kendi YouTube kanalım var. Haftada altı gün yayın yapıyorum. Orada yani bunları söylememin nedeni şu esas olan hangi platformda olduğunuz değil. Esas olan gazeteciliktir. Ve bunun işleyebilmesi için de ihtiyacımız olan şey gazetecidir.
Nasıl hukuk devleti için iyi hukukçular ararsınız… Şimdi dünyanın en demokratik ülkesinin kötü bir yöneticiye verilmiş çevrilmiş durumda. Trump'ı görüyorsunuz. Her zaman ne derdik? Amerikan sistemi çok iyi bir sistemdir. Denge denetleme çok yüksektir. Kongresi var, yargısı var, başkanı denetliyor ama Trump gibi bir deli geldi. Amerikan sistemini bile artış edebildi. Dolayısıyla da kurumlar da önemli. Yani o gazetecinin çalıştığı kurumların tavrı da önemli.
Gazeteciliği yaşatmak açısından içinde bulunduğunuz kurumsal yapı da önemli. Bizim gazetecilik maalesef 1980’ler sonra çok büyük darbe aldı. Yani 80 darbesinin ardından Türkiye'de gazetecilik çok ciddi bir sorun yaşamaya başladı. Tuncay Özkan talihsizlik de olabilir kendi o süreci yaşayan isimlerden biriydi. Medya patronlarının yerini turizmciler, markacılar almaya başladı. Onların da başka kaygıları vardı.
Medya kuruluşlarında çalışan insan kaynakları, görevlileri medya kuruluşlarını işte bir ilaç fabrikası gibi görüyorlardı. Kart basacaksınız. Girişte çıkışta mesailiniz belli olacak.
Mesai falan gibi beklentilere kapılıyorlardı. Başka sektörlerden geldikleri için. O dönemde sendikasızlaştırma oldu. Ve sendikasızlaştırma bizim gazetecilerin bir arada olması ve editoryal bağımsızlığı koruma çabasını tamamen ortadan kaldırdı. Güçlü bir tanesi kalmadığı için gazeteciler mevcut ortamda sivrilme, daha iyi iş bulma, daha çok para kazanma gibi kaygılara yöneldiler. Ve o da gazeteciliğin temel ihtiyaçlarından gazetecilerin uzaklaşmasına neden oldu.
Yani çuvaldızı biraz kendimize batırmamız lazım. Bu düzenle mesela; Aydın Doğan gibi patronların, genç bildiğin gibi bu patronların katkısı çok büyüktür. Ama Ertuğrul Özkök gibi gazetecilerin de katkısı çok büyüktür. Yani bu çürüme de hangi şeyin altında? Gazetecilerin de doğru görünce de bu yapıyor. Ama AK Parti döneminde bambaşka bir süreç yaşandı. Orada şu oldu, devletin kaynaklarıyla medya grupları oluşturuldu.
Büyük ihaleler yapılıyor. O ihalelere giren patronlardan çok büyük paralar toplandı ve havuz oluşturuldu. Gazeteler büyük devasa medya kuruluşları da o gruplara değmedi. Önce Sabah gitti. İşte Turkuaz diye bir grup oldu. Sonra işte Demirören'e Aydın Doğan, Demirören'e sattı gitti. Yeni Şafak gibi falan küçük gazetelerini büyütme fırsatı buldular. Kanallar kurdular. Ülke TV için de böyle bir süreç oldu. Ve ülkenin medyasının yüzde 85’ini iktidara ele geçirdi. Geriye kalan yüzde 15’de o otoriter yapının imkanlarını kullanarak şöyle şeyler yaptılar. Mesela Flash TV, Halk TV'nin sahibi Cafer Mahir onu satın olacak. Peşinat diye anlaştılar. Ben bizzat şahidiyim Ankara'da.
Cumhurbaşkanlığından devreye girdiler. Almasın bu adam. Flash TV'nin bir bizim seçmenimize uygun izleyici kitlesi var. Oraya böyle diziler koyarlar, eğlenceli programları koyarlar vesaire falan. Sakın Flaş TV muhalefetin eline geçmesin dediler. Bir başkan buldular hemen bankanın sahibine o gece zorla aldırdılar orayı. O çocuğu da gecenin bir vaktinde genelde yeğen müdür yaptılar.
Aradan iki hafta geçti. Bank pozitif kara para soruşturmasından operasyon gördü ve TMSF tarafından o kara para soruşturmasıyla bankın pozitifin mallarına dolayısıyla da Flash TV'ye el konuldu. Sonra aynısını nerede gördük? Habertürk'te gördük. Habertürk muhalefetin eline geçmesin diye bir holdingi baskı yaptılar. Can holdingi bizzat iktidar zorladı, Habertürk'ü almak için. Kenan Tekdağ bizzat aracı oldu. Kendisinin de yakını olan bir holding orası. Satın aldırdılar mesela… Bütün süreci iktidar takip etti. Ve bir ay geçmeden, sigara ve petrol kaçakçılığı suçlamasıyla el koydular. Can Holding'le birlikte TMS, Habertürk'te TMSF'ye geçti.
TELE1'li zaten dünyada görülmemiş bir şekilde saçma sapan bir israf, kusura bakmayın ya. Merdan Yanardağ’ı gözaltına aldılar. Daha ortada hiçbir şey yokken TELE1’i TMSF'ye verdiler. Normalde TMSF'nin TELE1 işletmesi lazım. Yani yasal mevzuat böyle. Ama TMSF direkt kapattı.
Bakın bizim çalıştığımız gazeteyi radikali sattıklarında İnternet arşivini yok ettiler. Yani bu acayip bir kötü bir şey çok önemli yerlere gireceğim. İnternet arşivini silen kişi ben silmedim diye de bir de mücadele başlattı. Basın özgürlüğü, ifade özgürlüğü diye kendisi bir gazeteci örgütleriyle de paralize oldu. Bu sürecin de takipçisi olduğumuz için ayrıca da özellikle benden nefret ettiğini de biliyorum yani. Çünkü ben çok takip ediyorum bu arşivi. Bütün arkadaşlar gibi radikal.
Radikal’in o arşivi bir hafızanın ötesinde bugün tazeliğini koruyor. Türkiye'nin çok sağlam bir tarihi var. Orada sosyal mutfak kazası var. 28 Şubat var. Her şey var. Bir de hani bunu biz yapmadık dercesine hak ve özgürlük mücadelesi verdikleri herkesin bilmesi gerekiyor. O yüzden bu hak ve özgürlük savunucularına da dikkatle yaklaşılması gerekir.
Sonuç itibariyle geriye kalkış Halk TV, Sözcü TV, Sözcü Gazetesi, Nefes Gazetesi, Cumhuriyet Gazetesi, Bir Gün Gazetesi, Evrensel Gazetesi şimdi yani şunu çok net söylüyorum. Dünyanın en pahalı işlerinden biridir.
Bir gazete çıkarma, bir televizyon kanalını seçmek dünyanın en pahalı işlerindendir. Yani ortalama 2, 3 gazete ofisi mesela işte Ankara Bölgesi bugün 50 bin TL civarında maaş verseniz muhabirlere… 10 kişilik kadronun size maliyeti 3.5 milyon TL’yi buluyor.
Yüz kişiye çıkarın, onunla çarpın 35 milyon misal yapalım. Bunların gazetecilik gelirleriyle dönüştürme şansı kalmadığı için de bu işi sadece başka sektörlerde başka çıkarlarla olan insanlar yapar."

Batı Akdeniz Yerel Medya Buluşması'na Akdeniz Gerçek Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Songül Başkaya ile Akdeniz Gerçek Gazetesi muhabirleri Nizamettin Özmen ve Mustafa Kozak da katıldı.
Meşhur Serik Bıçağı Görücüye Çıktı
Antalya’da 6 Şubat Deprem Şehitleri Anıldı: Vali Şahin’den Deprem Bilinci Vurgusu
6 Şubat Deprem Felaketinin 3'üncü Yılında CHP Antalya’dan 04.17’de Anma!


