Sabahın erken saati.
Mutfakta bir bardak su içmek için kalkıyorsun.
Ev sessiz.
Telefon sessiz.
Ama ‘İçin’ değil.
Bir an duruyorsun.
Hiçbir şey yok aslında.
Kriz yok.
Kavga yok.
Büyük bir kayıp yok.
Ama yine de bir şey eksik.
Sanki hayat seninle aynı evde yaşıyor ama seninle konuşmuyor.
İşte tam o an, insan kendine bile itiraf edemediği bir yerden geçiyor:
“Ben iyi değilim.”
Ve en kötüsü ne biliyor musun?
Sebepsiz olması.
Çünkü sebebi olan acı en azından anlatılabilir.
Ama adı konulamayan boşluk insanı susturur.
Tam da burada, Fyodor Dostoyevski giriyor sahneye ve o tokadı bırakıyor:
“Her mutsuzluğun ötesinde yine yaşam bekler; ama insana özgü bir yeteneksizliktir yaşayamamak! Yoksa hangi balık boğmuş kendini, hangi serçe atlamış damdan?”
Bir düşün.
Balıklar yaşamayı unutmaz.
Serçeler “bugün de içimden uçmak gelmiyor” demez.
Ama insan…
Her şeye sahipken bile yaşamayı erteleyebilir.
Çünkü insan, acıdan çok düşünceden yorulur.
Geçmişi didikler.
Geleceği kurcalar.
Olmayan ihtimallerle kavga eder.
Ve en sonunda olanı da kaçırır.
Aslında mesele mutsuzluk değil.
Mesele,
“mutsuzluğun içinde bile hayat olduğunu görememek.”
Çünkü hayat, büyük anlarda gelmez çoğu zaman.
Kapıyı çalmaz.
Alarm kurmaz.
Sessiz gelir.
Bir kahve kokusunda.
Bir şarkının ortasında.
Hiç beklemediğin bir anda yüzüne düşen bir güneşte.
Ama sen onu fark edecek yerde değilsen,
hayat orada olsa bile senin için yoktur.
İnsanın en büyük trajedisi de bu zaten:
Yaşamın içinde olup, yaşamın dışında kalabilmek.
Ve belki de bu yüzden, en çok şunu karıştırıyoruz:
Yaşamak ile hayatta kalmayı.
Hayatta kalıyoruz.
Günleri geçiriyoruz.
Sorumlulukları yerine getiriyoruz.
Ama yaşamıyoruz.
Çünkü yaşamak sadece nefes almak değil.
Bir anın içinde gerçekten var olabilmek.
Ben Aslı.
Bazı insanlar ölmez… Ama hiç yaşamaz.
Sen hangisisin?
Bir sonraki cümlede görüşürüz.