Türkiye’nin hayvancılık yapısında son otuz yılda köklü bir dönüşüm yaşandı. TÜİK’in 2024 verilerine göre ülkedeki toplam sığır varlığı 16 milyon 824 bin başa ulaşırken, bunun yalnızca 941 bini yerli ırklardan oluşuyor. Bu, tarihte ilk kez yerli sığır sayısının 1 milyonun altına düşmesi anlamına geliyor.
1991 yılında 11 milyon 972 bin baş sığırın yüzde 56’sını yerli ırklar oluşturuyordu. O dönemde kültür ırklarının oranı yüzde 10, melezlerin payı ise yüzde 34’tü. Ancak 2024’te tablo tersine döndü. Bugün sığır varlığının yüzde 49’unu kültür ırkları, yüzde 45’ini ise kültür melezleri oluşturuyor. Yerli ırkların payı ise yüzde 6 seviyesine kadar geriledi.
Verimlilik Arayışı Genetik Çeşitliliği Yok Ediyor
Sektör temsilcileri, yerli ırkların gerilemesinin temel nedenini “verimlilik baskısı” olarak açıklıyor. Türkiye’de süt verimi yüksek olduğu için en çok Siyah Alaca (Holstein) tercih ediliyor. Onu Simmental, Esmer ve Jersey gibi sütçü ırklar izlerken, son yıllarda Hereford ve Angus gibi etçi ırklara yönelim de dikkat çekiyor.
Ancak bu süreçte, Türkiye’nin yüzyıllardır varlığını sürdüren Yerli Kara, Boz, Doğu Anadolu Kırmızısı ve Güneydoğu Sarı-Kırmızısı gibi ırklar yok olma tehlikesiyle karşı karşıya. Uzmanlar, yerli ırkların yalnızca genetik miras değil, aynı zamanda hastalıklara dayanıklılık ve iklim adaptasyonu açısından stratejik öneme sahip olduğunu vurguluyor.

Üretim Arttı Ama Genetik Miras Kayboldu
TÜİK verileri, üretim tarafında büyük artış olduğunu gösteriyor. 1991 yılında 8,6 milyon ton olan süt üretimi, 2024’te 21 milyon tona çıktı. Aynı şekilde ortalama karkas ağırlığı da 143 kilogramdan 292 kilograma yükseldi.
Ancak uzmanlara göre bu üretim başarısı, yerli ırkların yok olma pahasına elde edildi. Yüksek verimli kültür ırklarının yaygınlaşması, kısa vadede üretimi artırsa da genetik çeşitliliği azaltarak gelecekteki hastalık ve iklim risklerine karşı savunmasızlık yaratıyor.
“Yerli Irklarımıza Sahip Çıkmak Milli Bir Sorumluluk”
Hayvancılık uzmanları, Türkiye’nin biyoçeşitliliğini koruyabilmesi için acil eylem planlarına ihtiyaç olduğunu belirtiyor. Yerli ırkların, iklim değişikliği koşullarına adaptasyon kabiliyetleri ve düşük bakım gereksinimleriyle stratejik değer taşıdığına dikkat çekiliyor.
Uzmanlar, “Verimlilik kadar genetik miras da korunmalı. Yerli ırklar kritik eşiklerin altına düşerse, gelecekte gıda güvenliği açısından ciddi risklerle karşılaşabiliriz” uyarısında bulunuyor.
Türkiye’nin hayvancılık politikalarında bundan sonraki süreçte, verim artışı ile yerel genetik zenginliği koruma arasındaki dengeyi kurmak, sektörün sürdürülebilirliği için hayati önem taşıyor.
