Benim kahve ile tanışmam çok eskilere ilk gençlik yıllarıma dayanır. Yok, Yavrudoğan ve Çolaklı köylerinde kırmızı veya mavi renkli çinko fincanların ocaklıktaki köze sürülüp ağır ağır demlenmesi ile elde edilen, “çocuklar kahve içerse karar” diyerek “pahalı ve zor bulunur” denilemeyen Türk kahvesi değil, evrensel kültürdeki kahve. Evrensel diyorum, geçtiğimiz yıllarda yaptığım bir kahve tüketim şekli araştırmasında, sadece Türk usulü kahvenin soğuk suda, kısık ateşte demleme yöntemi ile tüketildiğini öğrenmiştim.
Ülkemize kahvenin ilk kez Kanuni Sultan Süleyman döneminde Yemen’den geldiğini biliyoruz. “Kahve Yemen’den gelir” diyen türkü boşuna değil. O zaman Antalya iklimi uygundu da bizimkiler mi yetiştirmedi! İklim kayması da işte bu.

Neyse kahveye dönelim. Osmanlı döneminde sarayın salonlarında Türk kahvesinden önce su içildi, damak temizlendi. O zamanlar minicik fincanda sunulan kahvenin üstüne, kahvenin acısını hafifletsin diye Türk lokumu da ikram edildi. (Mümkünse gül lokumu.)
Ard arda yaşanan savaşlar, ağır koşullara rağmen normalleşen koşullar, muhtemelen savaş ortasında komutanlara kahve bulamayınca menengici, çörekotunu, hindibayı, hatta nohutu kavurup ikram eden Anadolu insanı da öğrenmişti bu lezzeti.

1984 yılında her Pazar mahalle arkadaşım Ayhan Işık ile sabah erkenden birer tane Hürriyet Gazetesi alır tam sayfa bulmaca yarışması yapardık. O gazetelerden birinde yarım sayfalık bir ilan vardı. Nescafe. Sadece kahveyi tanıtmıyor, tüketimin kolaylığını da anlatıyordu. Bende nasıl bir etki bıraktıysa bugün gibi hatırlıyorum, fincana bir tatlı kaşığı kahve, istek halinde şeker ve süt tozu koyup sıcak suyu ekleyince kahvenin hazır olduğu anlatılıyordu. Soğuk su, kısık ocak, köpük beklentisi yoktu.
19 yaşındayken askere gitmeden önce turizmde çalışmıştım o dönemde çalıştığım tesise içecek getiren tedarikçi arkadaşlarla diyaloğumuz olmuştu. Nescafe içiyordum ve çok keyif alıyordum. Arkadaşlar “madem kahve içiyorsun sana farklı bir kahve içirelim” dediler elime plastik kapaklı bir aparat verdiler. “Bunun içine biraz kahve, biraz şeker, biraz süt tozu koy, ılık suyla erit. Ardından biraz su ve buz koy, çalkala, köpüklü buz gibi bir kahve içersin” dediler. Denedim müthiş keyif aldım. Evet evet yıl 1986 buzlu kahve içiyordum.

1987-88 yarısı Kasımpaşa'da Kuzeydeniz Saha Komutanlığı'nda askerlik yaparken çay ocağı çalıştırdım. Bir hafta sonu, genç bir subay olan Bülent yüzbaşımız “Sen kahveyi çok seviyorsun. Ben de de sana farklı bir kahve hazırlayayım” dedi. Şaka gibiydi, koskoca yüzbaşı, ere kahve hazırladı. Fincanın içine Nescafe'yi ve şekeri koydu, çok az suyla, kaşıkla onu karıştırmaya başladı hani şekerle yumurtayı kek yapmak için çırparsınız ve köpürür ya, öyle bir şey oldu. Çok az su vere vere epey bir çırptı. Müthiş bir kabarma ve bal köpüğü şekli oldu. Daha sonra kaşığı fincanın üstüne tutup kaşığın üstünden fincana ağır ağır su akıtarak fincanı doldurduğu zaman fincanın üstünde bir santime yakın bal köpüğü gibi bir köpük oluşmuştu. Bunu 1998 yılında kahvede şeker ve kremayı kesene kadar yapıp içmeyi de sevdiklerime içirmeyi de sürdürdüm. Bu arada çalıştığım gazetelerin çay ocağında neskafe bulunmazdı o zamanlar. Bir kavanoz alırdım, ocaktaki arkadaşa “arkadaşlarımın misafiri gelir de neskafe isterse benim kahvemden verebilirsin” derdim. Ya da üst çekmecemde sürekli kavanozum bulunurdu.