İslam Dünyasının Çıkmazı
Bugün dünya siyasetinde yaşanan gelişmelere baktığımızda, Amerika Birleşik Devletleri ile İsrail arasındaki ilişkinin giderek daha tartışmalı bir hâl aldığını görüyoruz. ABD’nin, tam anlamıyla olmasa da büyük ölçüde İsrail’in politik çizgisine paralel hareket ettiği yönünde ciddi eleştiriler bulunmaktadır.
Ortadoğu’da yaşananlar ise birçok kişi tarafından tarihsel bir benzetmeyle, adeta yeni bir “Haçlı Seferleri provası” gibi yorumlanmaktadır. Bu bakış açısına göre bölgede yaşanan çatışmalar, yalnızca siyasi değil aynı zamanda dini ve ideolojik boyutlar da taşımaktadır.
Özellikle Filistin’de hayatını kaybeden siviller, bu tartışmanın en acı ve en somut tarafını oluşturmaktadır. Masum insanların ölümü, uluslararası sistemin adalet ve vicdan konusundaki sorgulanmasını beraberinde getirmektedir.
Öte yandan, bazı çevreler Siyonist ideolojinin dini referanslarla meşrulaştırılmaya çalışıldığını savunurken, benzer şekilde din adına hareket ettiğini iddia eden radikal örgütler de geçmişte büyük acılara sebep olmuştur. Bu durum, dinin farklı şekillerde yorumlanarak nasıl araçsallaştırılabildiğini açıkça göstermektedir.
Ancak asıl üzerinde durulması gereken mesele, İslam dünyasının kendi içindeki dağınıklığıdır. Sünni-Şii ayrımı, bölgesel rekabetler ve siyasi çıkar çatışmaları, ortak bir duruş sergilenmesini zorlaştırmaktadır. Körfez ülkeleri ve diğer Müslüman devletler, çoğu zaman kısa vadeli çıkarlar doğrultusunda hareket etmekle eleştirilmektedir.
Bu noktada liderlik eksikliği önemli bir sorun olarak öne çıkmaktadır. İnsan ister istemez şu soruyu soruyor: Eğer Mustafa Kemal Atatürk gibi güçlü bir lider bugün hayatta olsaydı, aynı tabloyla mı karşılaşırdık? Büyük ihtimalle hayır. Çünkü güçlü liderlik, yalnızca askeri ya da siyasi değil, aynı zamanda vizyon meselesidir.
Günümüzde Müslüman toplumların en büyük eksiklerinden biri de bilim ve eğitim alanındaki geri kalmışlıktır. Dünya işlerine gereken önemi vermeden, yalnızca geçmişe ya da soyut hedeflere odaklanmak, bu toplumları küresel rekabette geri bırakmaktadır. Bilim ve akıl temelinde bir ilerleme sağlanmadığı sürece benzer krizlerle karşılaşılması kaçınılmaz görünmektedir.
Bugün yaklaşık 10 milyonluk bir nüfusa sahip bir topluluğun, 1,5 milyarlık bir dünyaya karşı etkili olabilmesi, üzerinde düşünülmesi gereken bir gerçektir. Bu durum, sayının değil; organizasyonun, bilginin ve stratejinin belirleyici olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.
Sonuç olarak, tarih boyunca olduğu gibi bugün de değişmeyen bir gerçek vardır:
Akıllılar, hazırlıklı olanlar ve plan yapanlar; dağınık ve hazırlıksız olanları yönetir.