Yeter artık!...

  • Ziya Nur Sezen

    Ziya Nur Sezen Yazı Arşivi
    22 Şubat 2021 /   1725 Okunma

    Yeter artık!...

     Antalya’ya ilk geldiğimde sanırım 16 ya da 17 yaşındaydım. Annem PTT mensubu olduğundan, Lara sahilindeki Dinlenme Tesisleri’nde 10 günlük bir tatile başvurmuş ve kabul edilmişti.

     


    Ailecek Antalya’daydık. Türkiye’de o dönem üretilmeye başlanan Murat marka aracımızla kentin dört bir yanını gezip, tanıdık. Hatta kentin doğu tarafına doğru yola çıktık ve çevreyi geze dolaşa kendimizi Alanya’da bulduk. Harika bir yolculuktu ve denizin içine kadar uzanan muz bahçeleri bizi çok etkilemişti.

     


    İstanbul’da Büyük Postane’de birlikte çalıştığı ve aslen Antalyalı olan bir arkadaşından “Narenciye Bahçesi’ne mutlaka gidin, hatta oradan mutlaka Bergamot Esansı da alın” diye tavsiye almıştı, anneciğim. Bana da Antalya’ya gelir gelmez “Yerini öğren şu Narenciye Bahçesi’nin de uğrayalım” diye sıkı bir tembihatta bulunmuştu. Alanya yolculuğumuza başlarken, kent merkezinin o yıllarda doğu ucu sayılan bir noktada, yoğun meyve ağaçları ile dolu bir alan dikkatimi çekti ve “Burası nedir?” diye kapıdaki görevliye sordum ve “Narenciye Bahçesi” yanıtını alınca ailem ve ben çok mutlu olduk.

     


    İşte iki günde bulmuştuk ünlü bahçeyi. Gerçekten çok görkemli bir alandı ve her türden meyve ağacının hangi koşullarda daha verimli olacağını araştıran bir enstitü idi burası.

     


    Hemen ertesi gün kahvaltıdan sonra yola çıkıp, bugün eski Lara Yolu diye bilinen, falezlerin üstündeki harika manzaralı yoldan, sonradan Sampi Kavşağı diye tanınan köşeye, oradan sağa kıvrılıp, bugün Portakal Çiçeği Bulvarı olarak anılan yola girmiş ve kolayca ulaşmıştık Narenciye Bahçesi’ne.

     


    O dönemde Türkiye, daha “Earl Grey” ya da bizdeki adıyla “Tomurcuk” tipi çayla paketli olarak tanışmamıştı. Normal lezzetteki çayın içine Bergamot Esansı damlatılarak, bugün her markette fabrikasyon üretimi paketli olarak bulunan earl grey tadı elde ediliyordu. Bu lezzeti bulan ve dünyaya tanıtan da Narenciye Bahçesi’ndeki araştırma merkezinde çalışan bir uzman imiş. 


    Bu bilgiyi o gün bize Narenciye Bahçesi satış dükkanında esansı satan arkadaş vermişti. Ayrıca avokado diye bir tropik meyvenin olduğunu, ağacının yapraklarının kaynatılıp, ekstresi alınarak içildiğinde böbrek kumu ve taşını erittiğini öğrendik o merkezde. 


    Paketlenmiş halde aldığımız 10 adet yaprak, İstanbul’a döndüğümüzde babamın böbrek sancısını şıp diye 4 günde kesmiş ve evimizin baş ilacı olmuştu. Yani Narenciye Bahçesi bir eczane, bir laboratuvar halinde de insanlara hizmet veriyordu.

     


    Bu kadar yazıyı niçin yazdım biliyor musunuz?

     

    O bahçenin kocaman bir bölümü aylık 45 bin Lira’dan birilerine kiraya verilmiş bugünlerde. Orada halı sahadan tutun, kafe, restoran aklınıza ne gelirse inşa edilip, bir kazanç alanı olarak kullanılacakmış.

     


    Her şeyin ranta kurban edildiği günümüzde, bu kiralama ve fonksiyon değişikliği, bir enstitü niteliğinde olduğunu yazdığım, tarıma hizmet veren bir bilimsel alan olmasının yanı sıra, betonlaşmanın ortasında, nefes almamızı kolaylaştıran yoğun bir yeşil alanın, inceden yok oluşu belki bazılarını çok ilgilendirmiyor olabilir. Ama biz doğa tutkunları, bilime değer veren, kentin ortasındaki yeşilin ne anlama geldiğini bilen ve yeşile vurulan her baltayı yüreğinde hisseden bizler, bu işe “DUR” demeyi bu kente karşı boynumuza borç biliyoruz.

     


    Beyler, etmeyin tutmayın… Bu güzelim kenti ranta kurban etmeyin. Antalya’nın simgelerinin tek tek  yok ediliyor olması yüreğimizi kanatıyor. Lütfen baltalarınızı kaldırın ortadan. Kestiğiniz her ağaç, bu kentin bedeninden kopartılan bir can damarı.

     


    Sayın Yetkililer, yeter artık… Şahsen ben bu köşede, kentimizde yapılan güzel işleri yazıp, siz yetkililere teşekkür etmek istiyorum. Sizlerin yaptığı yanlışlar üzerine köşe yazısı yazmak hiç sevmediğim bir tarz, lütfen bana yardımcı olun.


Yorum Yap