Mustafa Kemal Olmak…

  • Ziya Nur Sezen

    Ziya Nur Sezen Yazı Arşivi
    2 Eylül 2020 /   2936 Okunma

    Mustafa Kemal Olmak…

     1071 yılının 26 Ağustos’unda, Malazgirt yani Muş Ovasında, Büyük Selçuklu Sultanı Alparslan’ın komutasında Bizans ordularını yenen Türk ordusu, bu millete Anadolu’nun kapılarını ardına kadar açıyordu. Bu zafer kazanıldıktan sonra akın akın Anadolu yarımadasına yerleşen Türk ulusu, yüzyıllar boyunca bu toprakları anayurt olarak bilip, korudu.

     

    20. yüzyıla gelindiğinde, sanayi devrimlerini yapmış Avrupalı uluslardan, Britanya adasında yerleşik İngilizler, Asya ve Afrika’da ve dahi okyanus ortasında yer alan, uzak kara parçaları Avusturalya ve Yeni Zelanda’da kurdukları sömürge düzeni ile yarattıkları emperyal düzene güvenip, Asya ile Avrupa’nın geçiş noktası olan ve hem ticarî, hem askerî strateji açısından çok önemli bir kara parçasını yani Anadolu’yu ve 14. Yüzyıldan itibaren Türklerin yerleştiği Balkan topraklarını ele geçirmek üzere harekete geçtiler.

     

    Etraflarına da, kendilerine 16. Yüzyılda Devlet-i Âliyye sultanı I.Süleyman (Kanunî) tarafından ticaret hakkı (kapitülasyon) tanınmış Fransızları ve Osmanlı Sultanı 5.Mehmet Reşat tarafından, 1912 yılında Lozan kentinin Oushi (Uşi) mahallesinde yapılan antlaşma ile Ege Denizi’ndeki 12 adalar verilmiş olan İtalyanları alarak, Türk topraklarına önce denizden, sonra karadan saldırdırdılar.

     

    18 Mart 1915’te denizde dersini alan bu birleşik devletler donanması, birçok gemisini Çanakkale Boğazı’nın dibinde bırakarak çekildi. Uzak ülkelerden getirdikleri toplama sömürge insanlarını 25 Nisan 1915’de karaya çıkartarak saldırdıkları Gelibolu yarımadasından da 9 Ocak 1916 tarihinde Mustafa Kemal’in dehasının ürünü olan savaş taktikleri sayesinde, topyekün tahliye edildiler.

     

    Ege denizinin soğuk kuzey bölgesi sularının tadına baktıkları halde, bundan da ders almayan İtilaf devletleri, Birinci Pazar Paylaşım Savaşı sona erip, savaşı galibiyetle noktaladıklarını görünce, 1919 yılı 15 Mayısında bu kez Avrupa’nın şımarık çocuğu Yunanlıları, burası sizin yurdunuz diye tanımladıkları Batı Anadolu’ya, bölgenin en güzel yerleşimi İzmir üzerinden saldırttılar. Yunanlılar İngilizlerin gazı ile çıktıkları İzmir’den hareketle Anadolu içlerine ilerlemeye başladılar. Yaptıkları iş boylarından büyüktü, ama arkalarındaki İngiliz gücüne güvenip, yağmalar yaparak, tecavüzler ederek, yakıp, yıkarak ilerliyorlardı.

     

    Mustafa Kemal ve arkadaşları olacakları çok önceden görmüşler ve çarenin Anadolu’ya geçerek orada bir hareket başlatmakta olduğunu belirlemişlerdi.

     

    16 Mayıs 1919’da yani Yunan işgalinin ertesi günü İstanbul’dan ayrılıp, 11 Ekim 1922 tarihinde Mudanya’da imzalanan ateşkes antlaşmasına kadar geçen üç buçuk yıllık Kurtuluş Savaşı sürecinde, Anadolu’nun kurtuluşu için yaşamlarını hiçe sayarak, savaş hattında yer alan ve muharebeleri yerinde yöneten bir dâhinin ve onunla yekvücûd olmuş silah arkadaşları ile bu yurdu vatan bellemiş bir halkın destanı yazıldı.

     

    Elbette 26 Ağustos 1922 günü, Malazgirt Meydan Muharebesinin yıldönümünde Kocatepe’den başlayan Büyük Taarruz ve 30 Ağustos Başkumandanlık Meydan Muharebesi ile taçlanan Büyük Zafer bize bugün, bu topraklar üzerinde özgür yaşamanın yolunu açtı. Bu kez de Yunanlılar 9 Eylül 1922’de Ege’nin biraz daha ılık sularının tadına İzmir Körfezinde baktılar.

     

    Özgür bir ülke olarak yaşamanın kapısını Türklere sonsuza kadar açan deha, Yani Mustafa Kemal Atatürk, zaferi kazanırken, çok ince bir diplomasi stratejisini de askerî harekâtın yanında sürdürdü ve karşısındaki düşmanı şaşırtan, çok uluslu bir güç olan bu düşmanı yerinde hareketlerle bölmeyi, birbirine düşürmeyi planlayan ve uygulayan zekasıyla, savaşı en kritik anlarda kendi lehine çevirmeyi bildi.

     

    Üç yıl önce düşman saflarında yer alan İtalyanlarla, Fransızlar nasıl oldu da Türk Ordusuna saygı duyarak, savaş alanını sessizce terk ettiler?

     

    Burnu havada İngilizlerin o dönem başbakanı olan Lloyd George nasıl oldu da Yüzyıllar nadir olarak dâhi yetiştirir. Şu talihsizliğimize bakın ki 20. yüzyılın dâhisi Türklere nasip oldu ve kader onu bizim karşımıza çıkardı.” diyebildi?

     

    İşte bu olguları ve ülke içinde savaş hüküm sürerken, Ankara’nın siyasî arenasında da kendine muhalif ve hâlâ saltanat sevdalısı olanları nasıl dize getirdiğini, İnsan Yönetme sanatı olan politikayı ve diplomasiyi nasıl kullandığını başka bir yazımızda inceleyeceğiz.

     

    Mustafa Kemal olmak işte böyle bir şey. 


Yorum Yap