YAŞAMI YAŞAYARAK ÖĞRENMEK

  • İbrahim Uysal

    İbrahim Uysal Yazı Arşivi
    12 Ekim 2020 /   1066 Okunma

    YAŞAMI YAŞAYARAK ÖĞRENMEK


    Yirmi Birinci yüzyılın ilk çeyreğini, ikinci milenyumun(binyıl) ilk yıllarını yaşadığımız şu günler, dünyanın sahip olduğu servetin kişi başına bile on bir bin dolar($) olduğu bu yıllarda, gelecek yıl açlıktan ölecek insan sayısı 265 milyon.

    --Her ne kadar dünya öyle salına salına yaşanılacak geniş toprakları olan bir yer değil, ama yaşanılası her şeyi de yok edilesi, mahv edilesi bir yer değil. Hatta bu COVID-19 günleri bile.

    --Yaşam hastalığı, sağlığı, iyiliği, kötülüğü, huzur huzursuzluğu, başarısı başarısızlığı, hastalığı sağlığı ile bir bütün.

    --Hani ünlü bir atasözü vardır, "NE OLDUM DEME, NE OLACAĞIM DE" diye. Ya da mal mülk için, "Mal sahibi, mülk sahibi hani bunun ilk sahibi" gibi. Aslında bu sözler kişinin ne anladığına da bağlıdır.

    --Tevekkül(yazgıya boyun eğme, tanrıya bırakma) ile de bakanlar olabileceği gibi, diyalektik düşünüp bunları sorgulayarak da yaşamak olasıdır. Kişiye bağlı olarak.

    --İnsanların heyecanlarını, koşturmalarını, çabalarını hatta ben de hiç olmadı ama, hırslarını bile anlıyorum. Aman şu fırsatta kaçmasın, bu da şöyle olsun, böyle olsun.

    --Üzgünüm ki, bu kişilerin yaşadıkları toplumlara, devletlere ve milletlere de bağlı.

    --Birkaç yıl önce bir sahil kasabasında oldukça da güzel bir otelde tatil yapıyorum. Yurtdışından gelen bir tanıdığım ile karşılaştım. Oturup sohbet ederken, konu döndü dolaştı siyaset ve düzene geldi. O da yaşama benim gibi soldan, halktan ve haktan yana bakanlardandır.

    --Ben bu ülkede, o yurtdışında o ülkede yaşarken ve o gün orada tatil yapabilme olanağına her ikimiz de sahipken, hep içimizde bir gelecek kaygısı. Hatta bu memlekette çoğu kişiye da gelen şeyler bize bol gelecekken.

    --Çünkü sorun kişisel değil, toplumsal. Ot gibi yaşamıyorsun ki, sadece hava, su ve tutunduğun toprak olsun her şeyin.

    --Ülkenin insanları, yaşadığı ya da yaşayacağı ekonomik, sosyal ve siyasal sorunları herşey bizim kaygı idi.

    --Arkadaşım, az ileride ellerinde her "şey dahilin" kadehleri ile şezlongunun üstünde gönül huzuru ile güneşlenen kişileri gösterdi. Keyifleri güzel, huzurları yerindeydi de, yaşam onları biraz hırpalamış görünüyorlardı.

    --Yaşadıkları yerde, bu yazıyı okuyanları bırakın, yakınlarının, yakın tanıdıklarının bile çalışmayacağı bir iş yapıyorlardı. Bu ülkede o işleri yapanların bırakın yurtdışına tatile gitmelerini, evlerine doğru dürüst gıda bile götürmeleri sorundu. Ama onlar Türkiye'ye ve beş yıldızlı lüks tatil köyüne, tatile bile gelebiliyorlardı.

    --Hiç düşündünüz mü, bizler neden yurt dışına böyle yeri bırakın avam takılarak bile gidemiyoruz?

    --Ben söyleyeyim, ülkemize değil, ülkemizin yönetim şekil ve dönemine güvenmiyoruz da ondan. Çünkü;

    --Maslow'un gereksinimler piramidi diye bir öncelikler listesi vardır.

    --*Fizyolojik gereksinimler (nefes alma, yeme-içme, cinsellik, uyku)

    --**Ait olma, sevgi gereksinimi (arkadaşlık, aile, özel yaşam)

    --***Saygınlık gereksinimi (özsaygı, özgüven, başarı, başkalarına saygı duymak, başkaları tarafından saygı duyulmak)

    --****Kendini gerçekleştirme gereksinimi (erdemli, yaratıcı, içten, problem çözücü, önyargısız gerçekleri kabul etmek)

    --Üzgünüm ki, uzun zamandır bu ülkede yaşayan insanların çoğu olarak, gelecek kaygısı yüksek olarak yaşıyoruz.

    --Maslow'un gereksinimler piramidi denen şeyin temelinde, en başında yaşamsal, yeme içme gibi zorunlu gereksinimler gelir.

    --Bunlar gibi kaygıların olmayacak ki, en tepede ki "kendini gerçekleştirme" gibi yurtiçi, yurtdışı tatillere sıra gelecek.

    --İşte sorun varlık yokluk değil. Sorun kişilerin, ailelerin, topluluk ve toplumların ve sonunda da milletin gelecek kaygısı. Yarınlar.

    --Bizler bu ülkenin bugünkü yaşayanları, kızılderili yerlilerinin dediği gibi, dedelerimizden miras değil, torunlarımızın emaneti ülkeyi ve toprakları mahvettik. Emanete ihanet ettik.

    --Atatürk ve Cumhuriyetin ilk kuşaklarının o kutsal emanetlerini koruyamadık. Düşünmedik, çalışmadık, anlamadık ve gele gele bu günlere geldik.

    --Camide hutbeye çıkardıklarımızın elinde şavaş olursa bizim öleceğimiz, onların yine sıvışacakları;

    --Bilim yapsın, sağlık sorunları çözsün diye akademik sağlık hocası yapılanlarımızında dertlerinin kaç "karı alınacağı" gibi aşağılık konuşmaların yapılacağı bir ülke noktasına getirilmesine göz yumduk.

    --Oysa her şey gün gibi ortadaydı. Atatürk'ün hen Anayasaya koydurduğu, hem de bunları korusun ve kollasın diye CHP'nin okları, ilkeleri yaptığı Halkçılık, Devletçilik ve Milliyetçilik ilkelerinin amacını kendisi "sınıfsız ve ayrıcalıksız bir toplumun" olması gerektiği şeklinde tanımlamıştır.

    --Oysa biz ise, o türkü gibi:

    "Damdan dama atla yar, / Püskülleri topla yar" deyip duruyoruz.

    --Gün yirmi birinci yüzyılın ışık hızı yaşanan günleridir. Sıradan insanından, en tepedekilere kadar herkesin aklını başına almasına gerek var.

    --Bugün oturdukları koltuklarda başkaları oturuyor, kullandıkları yetkileri başkaları kullanıyordu. Bir mezarlık girişinde yazılı durduğu gibi "Mezarlıklar kendini vazgeçilmez sanan insanlarla doludur". Bir şeylerin farkına varsak mı ki?

    --O zaman ülke için de, toplum içinde her iyi ve güzel olacak.

    --Kişiler gerçek benliklerine döndüklerinde, ülke de, şehirler de o güzel günlerine geri dönecek. Güzel olacak.

    --Biz toplum ve millet olarak, deneye yanıla öğrenmeyi, yaşamayı pek sevdik de. Sevmeyelim diyorum.

    --"Akılsız kurdu, yol gocatırmış". Boşuna gocamayalım be!..

     


Yorum Yap