Yaşamın savaşmak, alet edevat yapmak, üretmek, düşünmek, gibi onlarca şekilde tanımlandığını okumuştum ama gözlem yaparak, olanları analiz ederek, düşünerek toplumun içinde yaşadıkça çok daha fazla şekillerini öğrenmeye başladım.


Önce, Temmuz'da başlayan yaz tatili dönemi, bayramlar, yerel toplantılar falan derken Eylül geldi ve 11'inde YAYED (Yerel Yönetim Araştırma Yardım ve Eğitim Derneği) Genel Kurulunu yaptık ve yeni dönemin Yönetimini belirledik.


2021-22 sezonu YAYED çalışmaları açısından çok yararlı geçecek.


Geri dönüş programını bir gün erteleyip pazartesi de Ankara'da kalıp SDD'nin (Sosyal Demokrasi Derneği) yeni yerini ziyaret edip, sayın Başkan Atilla Candır ile 2 Ekim'de yapılacak genel kurul toplantısını konuştuk.


Dönem dönem kaldığım bir kıyı kasabasında ki "sivil toplum" organizasyonun çağrısını önemseyip, 14 Ekim sabahı orada oldum.


Bilindiği üzere yaz dönemi, ülkemin birçok yerinde orman yangınları vardı. O yörede ya da bu yörede, o köy, kasaba dağlar demeden elimizden geldiğince koşturduk.


Gerçekten bu ülkemin sade yurttaşları ile ne kadar gurur duysak azdır. Herkes, her yörede ekmeğinden, aşından, harçlığından bir parçasını mağdurlar ile paylaşmak için yırtındı.


Gençler, hep genç kalanlar, her zaman sizlere güvenim tamdı ama bu kez bir kez daha gurur duydum.


Yasakmış, genelgeler varmış. İleride yanan canları varken, hani Nazım Hikmet'in 1925'de dediği gibi;


".... ...Bize karşı koyanlar,/ Karşı koymuş demektir:/ Maddede hareketin,/ yürüyen cemiyetin/ ezeli kanunlarına./ Sükun yok,/ hareket var/ bugün yarına çıkar/ yarın bugünü yıkar/ ve durmadan/ akar/ akar/ akar.


Biz bugünün kahramanı,/ yarının/ münadisiyiz/ Biz durmadan akan,/ yıkıp yapan/ akışın/ çizgilenmiş sesiyiz./ Biz,/ adımlarını tarihin akışına uyduran/ emelleri çöken emperyalizme vuran,/ yarını kuran-/ -larız." evet ya,

"... O duvar,/ o duvarınız,/ vız gelir bize vız!" diyerek, o yolu kapattılarsa, öteki yolu bulup açtık ve vardık halkın yanan yüreğini sarmaya, üşüyene yorganı olmaya, susuzluktan çatlayan dudağına bir damla su olmaya.


Dedim ya, 14 Eylül günü, o turistik kasabanın sivil toplumunun ve yangın ile mücadelede en önde yer alan resmi kurumunun yetkileri ile bir toplantı yapılıp değerlendirmeler yapılacaktı.


Yangınlar sönmeye başlamış ve oraların ne olacağı ve nasıl yeşillendirileceği gibi konular kamuoyunda tartışılmaya başlanmıştı.


Uzun yıllar bürokrasinin en alt kademesinden en tepe noktasına kadar görev almış birisi olarak, kamudan ayrıldıktan sonra da sivil toplumun içinde yer aldığımdan, her iki tarafında biri birine bakışını çok iyi bildiğimden, ilgili kamu kuruluşunun yetkilileri ile biraz da sorunlu olsa da, bürokratik bir tanıtım ile görüştüm ve kamuoyunu bilgilendirmelerinin iyi olacağını konuşmuştum.


Böyle bir tanışıklıktan sonra, o salonda olmamak olmazdı.


Yine halkımızın gün görmüş, her toplumsal olaya duyarlı orta yaş ve üstü kesimi özellikle de kadınlar oradaydı.


Olayın tarafı kamu kurumu da, en yetkilileri ile birlikte oradaydı.


Hoş beşten sonra, konuşmalar geçildi.


Ve o ana kadar çok güzel olan her şey, konuşmanın özgürlük sanıldığı bu ortamlarda olduğu gibi, yanlış kişilere yanlış sorular ile sürdü.


Örnek, orman ile ilgili bir kamu kurumunun taşra teşkilatının en uç yetkili ve görevlilerinden, merkez ve il sorumlularına sorulması gereken soruları, hesap sorar derecede sormanın gerginliği Allahtan, yetkililerin ağırbaşlılığı sayesinde güzel bir şekilde sonuçlandı.


Peki sonuç?


İşte sorun bu.


Yangının başladığı günler aynı sivil toplum organizasyonu yerel yönetimin sağladığı yerde kalabalık bir toplantı yapmıştı. Orada da herkes konuşmuştu ama "öz" denilen olaydan çok seçmene selam ile geçmişti ve katılanların kafalarında sorular ile gitmişlerdi.


Nitekim, bir iki gün sonra yapılacak kamuoyu bilgilendirme basın açıklamasına bir avuç insandan başka kimseler gelmemişti.


Bu toplantının bir dahası yapılır mı bilemem. Ama bu tür özverili çabaların sonuçsuz kalmasına üzülüyorum.


Sebep ise, bu tür organizasyonları yapanların iyi niyetli çabalarına karşın, toplantı yapma süreçleri konusunda ki deneyimsizlikleri ve kalabalık sivil organizasyonun önünde olmanın verdiği öz güven ile yapılan önerilere kulak vermemeleri.


Hani bir söz vardır Anadolu'da "konuşuyoruz, konuşuyoruz ama anlaşamıyoruz" ya da "Ağzı olan konuşuyor" gibi.


Oysa Alice Harikalar Diyarında ki öyküde anlatıldığı gibi, “Nereye gideceğini bilmiyorsan, hangi yoldan gittiğinin bir önemi yoktur”.


Gerçekten, İnsanın amacının olmaması birinci sorundur, ama amacı doğru saptayamamak da bütün emeklerin, çabaların boşa gitmesini ya da istenilen sonucun alınmamasını doğurmaktadır.


İşin ilginç tarafı, iktidar birlikte yürüdüğü yoldaş, yandaş dernek, cemaat, sivil toplum ne var ise bir sistem içinde organize ederken;

muhalefetin ve muhalif sivil toplumun o kadar bilinç ve entellektüelliğine karşın bu tür bir süreç ve organizasyondan üzgünüm ki yeteri kadar bilgisinin olmaması çok acı.


Yanan orman alanlarının ne olacağına bakanların bile karar veremediği, verdirilmediği bir dönemde, zurnanın zırt deliği yerde iyi niyetle görevlerini yapan memurlardan hesap sormak akıl kârı olmasa gerek. Daha sonra böyle bir toplantıya kim gelir ki?


İyi niyet bilgi, sevgi ve şefkat ile büyütülür. Yoksa azalır, kurur gider.


Bu ülkede, sivil toplumun ve muhalefetin neden yeterince büyüyüp gelişmediğini umarım anlamışsınızdır.


İyi niyetli yurttaşların emeklerine, umurlarına, çabalarına ve paralarına yazık etmesek mi?