Herkesin bir gündemi var ve herkes de onu yaşıyor. Toplum da böyle bir yapıdır. Yaran nerede ise, oran kanar. Davut Sulari'nin dizeleri gibi.

 

"Elde düğün bayram bayram benim neyime/ Benim kurbanlarım çok evvel oldu/ Sorayım fakire hey hey birde beyime/ Demi devranlarım çok evvel oldu"

 

Bu toprakların tarihine şöyle bir göz atıyorum; aklımda, fikrimde olanları gözden geçiriyorum, bir tutam mutluluğa bir kazan acı çıkıyor. İçinden çıkamıyor, üzülüyorum.

 

İlk çağlardan bu yana bu topraklar medeniyetler de kurulmuş, acılar da yaşanmış, yakılmış, yıkılmış.

 

Duvarlar yıkılırken, binalar çökerken, oteller yanıp, ortalık kan revan edilirken, insanların yürekleri yanmaz mı?

 

Fabrikalar satılıp, kapatılırken, onca işçi, çalışan kapı önüne konulup acılar içinde bırakılmaz mı?

 

Tarlasına ekeceği ürün için yapacağı masraf, alacağı mahsulden daha fazla olacakken, bir de emeğini armağan ederek nereye kadar heder edilecek bu yaşamlar. Ne zamana kadar biri birimizin günahlarının bedelini ödemeyi sürdüreceğiz.

 

Her ne kadar "güneyde henüz yaz-bahar" olsa da, çoğu yerde ayaz bastı her yeri, kışın soğukları kapı aralıyor. Odun, kömür, doğal gaz, elektrik paraları aldı başını gidiyor.

Dolar aldı başını gidiyor, reis de halkın aklını başından aldı gidiyor. Hani bir şarkı vardı, "Oynatmaya az kaldı, doktorum nerede?" diye. Valla doktor da çıldırıyor artık, kimi ararsınız bilmem.

 

Bırakın ekini, buğdayı, arpayı, meyveyi, G. Bernard Shaw'un dediği gibi "Mutluluğu üretmeden, tüketmeye hakkımız yoktur."

 

Balık hafızalı bir toplum olmadık, özellikle cahil bırakıldık, cahil olmamız istendi, cahil edildik.

Cumhuriyet, Devlet yeni kurulmuş, savaştan çıkmış, Osmanlının borçları ödenecek, yol yok, su yok. Devleti, milleti, yurtsever iş insanları fabrikalar kurmak için varını yoğunu harcıyor, yurtsever siyasiler, devletin görevlileri topraklar ekilsin, ülke kalkınsın diye toprak reformu dahil birçok proje üretmeye çalışıyorlar.

 

Gel gör ki, dönemin koşulları gereği beş benzemez siyasetçinin buluştuğu dönemin CHP'si içinde birileri bu durumdan rahatsız. Saltanatlarının yıkılmasını istemiyorlar.

 

Ülkemizde ekonomik ve sosyal sorunlara kalıcı çözümler üretilirken, sermayenin sistemli olarak ilk hamlesi, halkın da ilk "sarı öküz"ünü kaybı, Atatürk'ün ölümünden sonra, 1930'larda başlayan ve 1940'larda uç veren 11 Haziran 1945'de yayımlanan Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu'nun arkasını getirilememesi ve 7 Ocak 1946'da çok partili Parlamenter sisteme geçilerek, Demokrat Parti (DP) kurulması başlamıştır.

 

Daha sonra da, "devlet don mu, üretirmiş" gibi aşağılayıcı sözler ile olayı başka bir alan çeken politikalar ile Kamunun elinde kar eden bütün fabrika ve şirketleri özelleştirme adı altında yok pahasına satan Turgut Özal ile süren sürdürülmüştür.

 

En sonunda da, yurttaşların saf ve içten inançları ile bağlı oldukları dinlerini tarikat ve şeyhlere peşkeş çeken bir anlayış ile Ordu, devlet ve millet gibi kavramlar yok edilmiş, ordu ile ilişkili fabrikalar, kuruluşlar bir birer yabancılara peşkeş çekilerek yok edilmiştir.

Ülke öz kaynakları da bu kez 2000''li yıllardan başlayarak Özelleştirme, düzenleme adı altında kamunun elinde ki bütün fabrikalar, araziler, binalar ne var ne yok ise yok pahasına "İslamcı Sermaye" yaratmak amacıyla elden çıkartılmış ve uluslararası sermaye talan ettirilmiştir.

 

Devlet, üretimden uzaklaştırılmış ve kamu gelir kaynakları nerdeyse halktan doğrudan, dolayı toplanacak vergiler ve satılan kamu mallarından gelen kaynaklar durumuna indirgenmiştir.

Bu ise, iş ve istihdam süreçlerini sınırlandırmış, dünyanın yaşadığı genel ekonomik süreçler, ülkemizi pandemi ile birlikte daha da etkilemiştir.

 

Genç işsizlik oranları 2021 yılı için yüzde 25'ler diye Devlet İstatistik Kurumunca açıklansa da, sokakta, çevrede çok fazlası görülmektedir. Hele hele nitelikli işsizlik sayılabilecek Üniversite Mezunu işsizlik ise bunun iki katına yakındır.

 

Çalışanların çoğu kazançları ile geçinemediklerini, çiftçi ve üreticilerin çoğu emeklerinin karşılıklarını alamadıkları, emeklilerin özellikle şehirlerde yaşayanlarının maaşlarının yetmediğini söyledikleri bir durumda;

 

Bu saydıklarımın çoğunun çocuğu olan ve onların verecekleri harçlıklar ile geçinen/yaşayan öğrenci ve gençlerin mutlu ve huzurlu olmalarını beklemek hayal olsa gerek.

Bir zamanların (1970'lerin) bir şarkısı varmış, "Bu dünya senin olmaz./ Ettiğin sana kalmaz./ Söylemiştim sevgilim./ Parayla saadet olmaz" diye.

 

Buna yanıt ise, Nurinisa Toksöz'den gelmiş, Parasız Saadet Olmaz diye.

Oradan, oraya savrulan bir toplum olmuşuz vesselam. İnsanlarımızın varlık yokluk, huzur huzursuzluk, mutluluk mutsuzluk arasında savrulmaları gibi siyasi iktidarlarımız da bir o yana bir bu yana savrulmakla meşguller.

 

Sanatçı Erkin Koray'ın "canına tek etmiş" ki bu durum, o da "Bir o yana bir bu yana yatma şaşkın/Tenhalarda menhalarda bitmiş aşkın" diyerek olayı ifşa etmiş!

 

Toplum olarak etrafınıza bir bakın artık, insanlar mutsuz. Gelecek kaygıları had safhada. Gençler umutlarını yurt dışında arama derdindeler.

 

İyi de herkes bu ülke için o kadar emeği niçin vermişti.

 

Şey ya, bir şey sorsam mı?

 

Heyyy, yoksullar, işsizler bir şey sorsam size, "Boğaz İstanbul" bizi kurtarır mı, bir tartışsanız, ne dersiniz! Bırakın mutlu olmayı falan.