Özel Günler

Bilmek ile bildiğini sanmasının farkı

  • İbrahim Uysal

    İbrahim Uysal Yazı Arşivi
    20 Haziran 2021 /   651 Okunma

    Bilmek ile bildiğini sanmasının farkı

        Öğrenmek, insanın doğasında olan bir şeydir. İnsan olarak doğduğumuzdan bu yana her an bir şeyler öğreniriz. Rüyalarınızda bile sürer bu süreç.

     

        Peki, bilgi ortada ve bizde de öğrenmek isteği var da da öğrenmek zorunluluğu oldu, o zaman öğrendiğimiz şeyler, bildiğimiz şeyler anlamına gelir mi?

     

        Çünkü bilgi, sadece öğrenilen şeyler ile oluşan bir süreçte oluşmaz. Hem fizyolojik, hem de psikolojik hem de sosyolojik sistemli sartları vardır.

     

        Örneğin bir toplantıda ya da milyonlarca kişinin izlediği bir televizyon eğitimi, konuşması ya da programında söylenen bir sözcük, bir tümce aynıdır ama dinleyen herkes aynı şeyi anlamaz.

     

        Çünkü, yukarıda sözünü ettiğim koşulların olması şarttır. Bir sınıfta öğretmenin anlattığı ders bile, amacı öğrenmek olman bütün öğrencilerce aynı bilgi ve bilinç düzeyi ile öğrenilememektedir.

     

        İşte toplum için yapılan bütün her şey, o yüzden kitlelerin, toplumun tamanınca aynı şekil ve düzeyde anlaşılamamaktadır.

     

        Bu konuda okullarda eğitimin başarısının arttırılması için kurumlar, fabrikalarda üretimin arttırılması için işveren, toplumsal roller üstlenen siyasiler, kişiler de ellerinden gerekenleri yapmaktadırlar.

     

        Peki, toplum olarak, birey olarak biz neler yapıyor, ya da yapmıyor, daha da özenli olalım yapamıyoruz. İşe en başta kendimizden başlayıp süreci ve olanları bir sorgulayalım mı?

     

        Çok somut bir örnek.

     

        Atatürk, bu ülkenin kurtarıcısı ve kurucusudur. O halde neden bu kadar seveni ya da bu kadar sevmeyeni var. Çünkü, bir millet, bir toplum için ulusal konular birlik ve beraberlik gerektiren konulardır, o yüzden de bir ve beraber olunması gerekirken, neden ayrışıyoruz?

         

        Konu ulusal ise, ele aldığını kitlenin de bir ulusun kişisi olması gerekir. Bir grubun içinde olup, o grubun üyesi olmayanlar olduğu gibi, bir yurdun içinde olup, bilinç olarak yurttaş olmayanların da olması çok olağandır.

     

        Burada ilk baştaki sorun kişinin neden "yurttaş bilincinde" olmadığı olmamalıdır.

     

        Kişi, yurtta yaşayabilir ama yurdunu sevmeyebilir, yurttaş olmayabilir. Bu onun sorunudur. Bize düşen ise, yurdunu seven ve kurması gereken bir yurttaş olarak, yurdu koruma bilincinin oluşmasıdır.

     

        Elbette ki insanların zaafları vardır ve çıkar gruplarınca da kişilerin bu tarafları kullanılabilir. Ama devlet, millet, siyasiler ve kişiler olarak ilk önce ortak paydalarımızda farkındalığın ve bilincin arttılması gerekmektedir.

     

        İşte bu da sağlıklı ve doğru bir eğitim ile olur.

     

        Atatürk'ün, 3 Mart 1924'te çıkardığı Eğitim Birliği Yasası'nın (Tevhid-i Tedrisat) amacı budur. Osmanlı eski eğitim sisteminin ulusal bir karakter göstermemesi, çağın gereklerine uymaması, toplumun isteklerini yanıtlayamaması, ezbere dayalı, yaratıcılıktan ve bilimsellikten uzak olması, nedenleriyle çıkarılmıştır Eğitim Birliği Yasası (Tevhid-i Tedrisat).

     

        Okullarımız var. Okullarda öğrenciler ve kitaplar var. Fiziki koşullar gittikçe iyileşmektedir. Hatta bu uluslararası salgın döneminde bile bir şekilde süreç yönetilebilmektedir, bilgiler verilmektedir.

     

        İşte sorun da tam burada düğümlenmektedir.

     

        Öğretilenler, ilk başta en geniş öğrenci kesimince, daha sonra aile ve toplum kesimlerince bilgi edinmekten, bilme durumuna evrilmekte, bilme süreci oluşabilmekte, bilme boyutuna erişmekte midir?

     

        Her ne kadar 1950'lerin başında başlayan eğitim birliğinin bozulması süreçi ve uluslaşma sürecinden uazaklaşma, askeri darbelerinde katkısı ile semirmiş, özellikle de 2003'lerden sonra sistematik bir şekilde ete kemiğe bürünmüştür.

     

        O yüzden, bu ülkede yetişen ve yurtdışına "kapağı atabilen" çoğu yurttaş, oralarda bu dönemden önce eğitim ve öğretim sisteminin alt yapısı ile harikalar yaratmaktadır.

     

        Dr Gazi Yaşargil, Zürih'de 30 Ekim 1967 tarihinde, ilk cerrahi mikroskop kullanarak beyin bypass ameliyatını gerçekleştiriyor.

         

        Aziz Sancar, 2015'de Nobel Ödülü almayı başarıyor.

     

        Almanya'da Prof. Dr. Uğur Şahin ve eşi Dr. Özlem Türeci ile birlikte COVID-19'a aşıyı buluyorlar.

     

        Olay bilgiyi depolamak, satın almak değil, olay bilgiyi yönetecek eğitim ve düşünce sistemini geliştirmek.

     

        Bilim alanında olduğu gibi, siyaset alanında da bilgiyi yorumlayacak beyinlere gereksinim gün gittikçe artmaktadır.

     

        O yüzden "neden şu-bu düzelmiyor, neden bunlar böyle" diyeceğimize, bunların böyle olmamasını sağlayacak doğru siyasi tercihleri ve siyasileri seçmeye gelip dayanmaktadır.

     

        Sorun sizin, bilenler ile bildiğini sandıranları ayırt etmenize gelip dayanmaktadır.

     

        Ne dersiniz yanılıyor muyum?


Yorum Yap