Söz konusu kavramlar olunca, iki kere düşünmek gerek sanırım.


Recaizade Mahmut Ekrem'in, ünlü yapıtının (tiyatro) adı, ‘Çok Bilen Çok Yanılır’dır. Ama bu bir özlü söz ya da atasözü değildir.

‘Çok konuşan, çok yanılır’ ise bir atasözüdür.


Ayrıntılı düşünmezsek, her ikisinin ‘Özne’sine yüklenen anlamın benzeştiğini sanabiliriz. Oysa, ilkinde tiyatro yapıtında, anlatılmak istenilen olay tanımlanmış, anlatılmıştır.


İkincisi ise bir atasözüdür.


Burada da bir mecaz (Bir sözcüğün gerçek anlamlarından sıyrılarak, başka bir sözcüğün yerinde kullanılmasıdır) içerir.

Geleneksel aile ve toplumlarda herkes büyüklerin, yaşlı ve güngörmüşlerin ağzına bakar ve onları dinler. Hep Onlar konuşur.

Okullarda, konferans ve eğitim programlarında hep kürsüde, sahnede, elinde mikrofon olan konuşur. Gelenler de konuşanlar da seçilmişlerdir. Hani ‘ağzı olan konuşuyor’ cinsinden kişiler değildir.

O kadar para verip zaman ayırıp ve ne için geldiğini bilen insanların akılsız olduklarını düşünebilir miyiz?

O zaman sorun ne?


Sorun değil ama, konu ‘bilgi’ ve ‘bilmek’ olayıdır. Bilgi, kişi ya da kişilerin bir süreç sonucunda oluşturdukları bir birikimdir. Bu bilgiyi kişinin içselleştirmesi; sözcüklere ve kavramlara anlamlar yüklemesi ise ‘bilme’ sürecini oluşturur.

İnsanın bildiği şeyler ise, yaşamı için en gerekli olan şeyler olur.


Bilginin içselleştirilmesi ile oluşacak bileme olayı ise bir süreç ister. Çünkü, kavramları kafamızda bir yere yazabiliriz. Ama ona anlamlar yüklemek ise bir öğrenme süreci gerektirir.


Doğru anlamak önyargısız olayı gerektirir. Bir yazılan, "ne yazmış, ne yanıt veririm" diye okunur, bir konuşma da "ne yanıt veririm" diye dinlenir ise, baştan yanlış düğme iliklenmiş olur.


Doğru bilgi ve öğrenme yaşamımızda doğru ve sağlıklı bir bilgi edinmemize sebep olur ve bilmek, kişide bir anlam kazanır.

Dünyada ülkeler, gelişmiş, az gelişmiş, geri kalmış, geri bıraktırılmış gibi tanımlanırlar ve sıralanırlar.


Gelişmiş ülkeler Norveç, İsviçre, Almanya, ABD vb; az gelişmiş ülkeler ise Angola, Benin, Burkina Faso, Cibuti, Çad gibi sayılırken; ülkemiz ise gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler arasındaki bir yerde yer almaktadır.


Açık bir kaynak olan CIA'nın "Dünya Gerçekleri" Kitabına göre ise, Türkiye gelişmiş bir ülkedir. Her neyse.

Görüleceği gibi bilgi, eğitim ve çevre faktörleri ülkelerin kaderinde çok önemli bir yer ediyor. Ekonomide insanların ve dolayısı ile Ülkelerin yaşam şartlarını belirliyor.


İşte bu yüzden gelişmiş ülkelerde eğitim, bilim öne çıkıyor. Bunun sonucunda da, ülkelerin gelir düzeyleri yükseliyor. Buna çok somut bir örnek, patent sayılarıdır.


Avrupa Patent Ofisi'nin (EPO) 2018 yılı raporlarına göre, toplam patentlerin ABD %25, Almanya %15, Japonya %13, Fransa %6, Çin %5, Kore %4'ünü alarak sırlanırken;


Ülkemizin 2017 yılı patent başvuru sayısı 911 iken bu sayı 2018’de 572’ye düşmüş ve 50 ülke arasında 23. sıraya gerilemiştir.

Bütün bu bilgi ve verilerde gösteriyor ki, bilgi kişi ve toplumlarda bulduğu karşılık ile ülkelerin kalkınmışlıkları uyumlu ve oranlıdır.

O yüzden doğru ve sağlıklı bilginin önemi ortadadır.


Ülkede Her ne denilirse denilsin bu geri gidişin sebebi, önyargılar ve “Ben daha çok cahil ve okumamış, tahsilsiz kesimin ferasetine güveniyorum bu ülkede. Ülkeyi ayakta tutacak olanlar okumamış hatta ilkokul bile okumamış, üniversite okumamış cahil halkın ferasetine ben güveniyorum" diyen cehalet tetikçisidir.


O yüzden ülke aydınlarına düşen en önemli görev, doğru bilgi ve dürüst yaklaşımlar ile halka gerçekleri anlatmanın vakti geldi de geçiyor bile.